8 Aralık 2014

“Yolların Sonu” Üzerine Çözümleme Denemeleri (1)- Yunus Emre Uyar

Nihal ATSIZ’ın “Yolların Sonu” adlı yapıtı üzerine girişilecek olan denemelerin girişi niteliğinde kaleme alınan yazıda da belirtildiği üzere çözümleme süreci bu yazıda başlatılmıştır. Metnin çözümlemesi saptanmış, konu, izlek ve düşüncenin açıklanmasından sonra dörtlüklerin sırayla bazı açılımlara tabi tutulması biçiminde ilerleyecektir.
Konu: Yalnızlık
İzlek: “Ülkücü” kimsenin hak bildiği yolda yürürken karşılaşacağı en ağır olumsuzluklardan biri de aynı ülküleri paylaştığı, aynı yolda yürümeye başladığı yol arkadaşları tarafından onların birtakım tutkuları, çıkarları ve zayıflıkları sonucu yalnız bırakılmasıdır. Bu yalnızlık insanın iç dünyasını derinden sarssa da ülküye iman etmiş olmak bunalım havasını dağıtarak yolculuğu destekler. Ve bu iman, mümine erişilmez bir azim ve kararlılık bahşeder.
Düşünce: Bu şiir, “ülkücü” bir yaşam algısının kavramlarını ve düşünsel yapısını barındırır. “Gurbete yollanmak”, “kandaki gayız”, “çetin yol”, “kutlu yol”, “sonsuz yol” gibi tanımlar çerçevesinde ülküye iman ve bunun gerekliliklerini yerine getirmek kararlılığı duygusu ortaya konmuştur.
Şiirin gizemcil bir havası olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Şairdeki ülküye kayıtsız koşulsuz iman etmiş olmanın verdiği ruh durumu şiirin genel havasının belirleyicisi olmuştur. Ülkücülerin tanrılaşması durumu da mistik duruşu pekiştirir.
Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden
 Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
 Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
 İtler bile gülecek kimsesizliğimize.”
“Bugün yeniden bir gurbete yollanıyorken belki bize bir kişi bile gelmeyecektir. Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden itler bile kimsesizliğimize gülecek(tir).”
İnandığı değerler uğrunda yılmaz bir kararlılıkla yola çıkanlar her zaman için yarı yolda bırakılmak ve sırf bu yüzden düşman sevindirmek olasılığından haberlidir. Şair de kutlu bildiği yolda yürümekten yılmayacak olma savında olan biri olarak bu olasılığı dillendirmekle işe başlamış, bunun orta düzeydeki kaygısıyla ruhsal bir hazırlığa girişmiştir.
Şair, bir eğretilemeye başvurmak yoluyla gurbete benzettiği “ülküsüne hizmet süreci”ni yaşamaktadır. Ancak bu süreçte işbirliği içinde hareket edebileceği, maddi ya da manevi destek görebileceği kimselerin “bugün var, yarın yok” olmaları olasılığını “belki” sözcüğüyle kabullenmiştir. “Bile” ilgeci, olası durumun ne kadar vahim olduğunu vurgular. Bu duruma karşı başkalarının olası tepkilerini öngörürken itlerin kişileştirilmesi sanatından yararlanan şairin beklentisi “gülünç” olmaktır. Ancak bu mizahi olmaktan değil acınası olmaktan kaynaklanan bir gülünçlük durumudur. Sonuçta düşmanlar şairin yalnız bırakılmasına istihza ile gülecek olmalıdır. 
Nihal ATSIZ’ın bu dizelerdeki ruh durumunu O’nun çizgisinde yön belirleyenlerin Adana Kongresi’ni terk ettiklerinde de yaşadıklarını kestirmek güç değildir. Gazali’nin “harami sofrası” diye nitelediği siyaset alanının kutsallarını kirletme tehlikesini dayanılmaz bulan “Atsız duyarlılığı”, bu sofradan kalkarken ardından kimsenin gelmeyeceğini, bu durumun düşman güldüreceğini temel alarak konum belirlemiş hatta salondan çıkarken görülen sokak köpekleri, o duyarlılığı yaşama ve yaşatma çabasında olan kişilerde bu dizelerin çağrışımlarını uyandırmış olabilir.
Şairin, düşmanla özdeşleştirdiği “itler”in başına getirdiği “bir kemiğin ardından saatlerce yol giden” sıfatı onun yolunun köstekçilerinin çıkarcılığını anlatmak için kullanmıştır. Nasıl ki birtakım çıkar çevreleri varlıklarının merkezine oturttukları çıkarları için her türlü manevi olguyu bir kenara bırakırsa köpekler de ünlü sadakatlerini bir kemik için bırakabilir.

“Gidiyorum: Gönlümde acısı yanıkların…
 Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
 Dün benimle birlikte gelen tanıdıkların
 Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda.”
“Gidiyorum. Gönlümde yanıkların acısı (var). Kanımda ordularla yenilmez bir gayız var. Dün benimle birlikte gelen tanıdıkların artık yanımda yalnız bir hatırası kaldı.”
İkinci dörtlüğün “git-” eylemiyle başlaması, bu eylemin birinci tekil kişiyle şimdiki zamanda çekimlenmiş olması şairin çıktığı yoldaki kararlı yürüyüşünün devam etmekte oluşunu vurgular. Ancak bu gidiş durumu, beraberinde sıradan bir bünye için katlanılması çok zor olan bir duyguyu da bulundurmaktadır. Bu duygu yalnız bırakılmışlığın verdiği acı olup yanığa benzetilmiş, böylelikle bir istiare örneği gösterilmiştir.
Şairin “gayz” sözcüğüyle anlatmak istediği; yalnız bırakılmışlığından köken bulan kızgınlığıdır. Bu kızgınlığın boyutu abartma sanatı aracılığıyla vurgulanmış, “ordularla yenilmez” ilan edilmiştir. Kızgınlığın kandaki bir nesneye benzetilmesi de gözden kaçmamalıdır. Burada kızgınlık duygusunun şair için yürütücü güç olduğu söylenebilir. Nasıl ki organizmanın canlılığını süreğen kılan dolaşım sistemindeki kandır, şairi de diri tutan damarlarında bir kan bileşeni gibi dolaşan öfkesidir. Kinini dini bilen Atsız anlayışı için bu doğal bir durumdur.
Hatıra gelip geçmiş olanların yâdda canlanmasıdır. Önceleri şairin yol arkadaşı olanların artık anılardan ibaret olmaları artık başka başka yollarda olduklarını açıklamak üzere anlatılmıştır.  Burada da şiire egemen yalnızlık havasının yeni bir vurgusu görülür.
“Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı’na.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına.”
“Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz çükü bu yol kutludur, Tanrı Dağı’na gider. Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin topu da bir sokak kaltağına değişilir.”
Şairin çetin yollar sözüyle kastettiği inandığı değerler uğrunda girişilen işler bütünüdür. Biricik düşüncesini “Türkçülük” olarak belirleyip bu düşünceyi “Büyük Türkeli”ni mutlu görmek biçiminde niteleyen Nihal ATSIZ bu amaca ulaşmak için pek çetin birtakım işler öngörür. Onun bir grubun ya da topluluğun değil toptan ulusun sorunu olan davasının gerektirdiği maddi-manevi tüm yükler, taşınması zorlu bir süreç olan çetin yol benzetmesiyle dillendirilmiştir.
Türkçü düşünce evreninin tasarladığı dünya düzenine yaklaşmak için girişilmesi gereken çok yönlü savaşım sürecinde bu ülkünün taşıyıcısı olmak şerefine erişmek için milliyetçi kuramcıların kişilerden beklediği birtakım üstün nitelikler vardır. Prof . Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un, “milli his” ile “milliyetçilik” arasındaki ayrımı çizdiği makalesinde sıraladığı milliyetçi olmak için lazım gelenler, “millet bilgisi” diye özetlenebilir. Ulusun tarihi, coğrafyası, dili, ekonomisi, genetiği, folkloru gibi bilgileri gerektiren “milliyetçi olmak”, tüm bunları taşırken birtakım duyuşsal özelliklere de sahip olmayı gerektirir. Ne de olsa insan devinişi bilişle duyuşun ortak kararıyla eşgüdümlenip yürütülür. Nihal ATSIZ da bu dörtlükte çetin bildiği Türkçü düşünceyi taşıma ve gerekliliklerini yerine getirmek için gereken kişisel özellikleri çizerken “yufka yüreklilik” diye tanımlanan kişilik özelliğini dışarıda bırakmış, istenmeyen durum olarak belirlemiştir.
“Yufka yürekli” diye tanımlanan kişiliğin belli başlı özelliklerini ele alıp şairin yaşamı boyunca yürüdüğü yolun gerektirdiği özelliklerle kıyaslamak gerekir. Burada akla hemen 1944-1945 yıllarındaki Irkçılık-Turancılık Davası’ndaki aydınların çektikleri çile gelir. Türk tarihinin kara lekelerinden biri olan bu dava sürecinde yurdun en önde gelen bilim ve düşünce adamları tabutluklarda işkencelere maruz bırakılmıştı. Buna karşın, o davadaki savunma metinlerine bakıldığında Nihal ATSIZ’ın duruşma sırasında hiçbir düşüncesinden ödün vermediği açıkça görülür. Bu her türlü zulme karşı hiçbir biçimde çizgisini bozmamak gibi üst düzey bir ahlaklılık örneği olarak “yufka yürekliler”ce başarılamayacak bir iştir. Ne de olsa onlar güç karşısında geri adım atmaya eğilimli yaratılıştadırlar. Düşünceleri uğrunda eziyete katlanmanın ve ne olursa olsun inandıklarını haykırmaktan çekinmemenin “yufka yürekliler”e göre olmadığını defalarca deneyimleyen şair onları bu dizeleriyle yanında görmek istemediğini söyler.
Şair, zorlu dava adamlığı sürecinde yufka yüreklileri görmemek isteğinin birinci ağızdan gerekçesini de bu dörtlüğün ikinci dizesinde sallantısızca açıklamıştır. Çükü bu yol kutludur ve Tanrı Dağı’na gider. Bu noktada, bir düşünür olarak Atsız’ın “kutlu” ve “Tanrı Dağı” kavramlarına yüklediği anlamı netlikle bildirmek gerekir. Ondaki “kutlu” ya da “mübarek” kavramlarının din kaynaklı olduğunu söylemek güç. Atsız’ın kutsallık kavramının dinlerin öngördüğü değil, doğrudan kaynağını toplumsal Türk ulusal ahlakından alan bir kavram olduğu söylenebilir.
Tanrı Dağı, Türk ulusu için adeta bir milliyet simgesidir. Ve dizelerden anlaşılan o ki şairin gözünde davasının sonuçlanacağı noktadır. Bu noktada Tanrı Dağı’nın Türklük davası uğrunda can verenlerin yolun sonunda buluşacağı ve ruhların şad olacağı yer olarak görülmesi temine başvurulmuştur. Türkçü alanyazında rastlanabilen böyle bir Tanrı Dağı imgesi geleneğe uyumlu bir biçimde kullanılmıştır.

(Sürecek...)

Sayı:3-4 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder