Nihal
ATSIZ’ın “Yolların Sonu” adlı yapıtı üzerine girişilecek olan denemelerin
girişi niteliğinde kaleme alınan yazıda da belirtildiği üzere çözümleme süreci
bu yazıda başlatılmıştır. Metnin çözümlemesi saptanmış, konu, izlek ve
düşüncenin açıklanmasından sonra dörtlüklerin sırayla bazı açılımlara tabi
tutulması biçiminde ilerleyecektir.
Konu: Yalnızlık
İzlek: “Ülkücü” kimsenin hak
bildiği yolda yürürken karşılaşacağı en ağır olumsuzluklardan biri de aynı ülküleri
paylaştığı, aynı yolda yürümeye başladığı yol arkadaşları tarafından onların
birtakım tutkuları, çıkarları ve zayıflıkları sonucu yalnız bırakılmasıdır. Bu
yalnızlık insanın iç dünyasını derinden sarssa da ülküye iman etmiş olmak bunalım
havasını dağıtarak yolculuğu destekler. Ve bu iman, mümine erişilmez bir azim
ve kararlılık bahşeder.
Düşünce: Bu şiir, “ülkücü” bir yaşam
algısının kavramlarını ve düşünsel yapısını barındırır. “Gurbete yollanmak”, “kandaki
gayız”, “çetin yol”, “kutlu yol”, “sonsuz yol” gibi tanımlar çerçevesinde ülküye
iman ve bunun gerekliliklerini yerine getirmek kararlılığı duygusu ortaya
konmuştur.
Şiirin
gizemcil bir havası olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Şairdeki ülküye kayıtsız koşulsuz
iman etmiş olmanın verdiği ruh durumu şiirin genel havasının belirleyicisi
olmuştur. Ülkücülerin tanrılaşması durumu da mistik duruşu pekiştirir.
“Bugün
yollanıyorken bir gurbete yeniden
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
İtler bile gülecek kimsesizliğimize.”
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
İtler bile gülecek kimsesizliğimize.”
“Bugün
yeniden bir gurbete yollanıyorken belki bize bir kişi bile gelmeyecektir. Bir
kemiğin ardından saatlerce yol giden itler bile kimsesizliğimize gülecek(tir).”
İnandığı
değerler uğrunda yılmaz bir kararlılıkla yola çıkanlar her zaman için yarı
yolda bırakılmak ve sırf bu yüzden düşman sevindirmek olasılığından haberlidir.
Şair de kutlu bildiği yolda yürümekten yılmayacak olma savında olan biri olarak
bu olasılığı dillendirmekle işe başlamış, bunun orta düzeydeki kaygısıyla ruhsal
bir hazırlığa girişmiştir.
Şair,
bir eğretilemeye başvurmak yoluyla gurbete benzettiği “ülküsüne hizmet
süreci”ni yaşamaktadır. Ancak bu süreçte işbirliği içinde hareket edebileceği,
maddi ya da manevi destek görebileceği kimselerin “bugün var, yarın yok”
olmaları olasılığını “belki” sözcüğüyle kabullenmiştir. “Bile” ilgeci, olası
durumun ne kadar vahim olduğunu vurgular. Bu duruma karşı başkalarının olası
tepkilerini öngörürken itlerin kişileştirilmesi sanatından yararlanan şairin
beklentisi “gülünç” olmaktır. Ancak bu mizahi olmaktan değil acınası olmaktan
kaynaklanan bir gülünçlük durumudur. Sonuçta düşmanlar şairin yalnız
bırakılmasına istihza ile gülecek olmalıdır.
Nihal
ATSIZ’ın bu dizelerdeki ruh durumunu O’nun çizgisinde yön belirleyenlerin Adana
Kongresi’ni terk ettiklerinde de yaşadıklarını kestirmek güç değildir.
Gazali’nin “harami sofrası” diye nitelediği siyaset alanının kutsallarını
kirletme tehlikesini dayanılmaz bulan “Atsız duyarlılığı”, bu sofradan
kalkarken ardından kimsenin gelmeyeceğini, bu durumun düşman güldüreceğini temel
alarak konum belirlemiş hatta salondan çıkarken görülen sokak köpekleri, o duyarlılığı
yaşama ve yaşatma çabasında olan kişilerde bu dizelerin çağrışımlarını
uyandırmış olabilir.
Şairin,
düşmanla özdeşleştirdiği “itler”in başına getirdiği “bir kemiğin ardından
saatlerce yol giden” sıfatı onun yolunun köstekçilerinin çıkarcılığını anlatmak
için kullanmıştır. Nasıl ki birtakım çıkar çevreleri varlıklarının merkezine
oturttukları çıkarları için her türlü manevi olguyu bir kenara bırakırsa
köpekler de ünlü sadakatlerini bir kemik için bırakabilir.
“Gidiyorum:
Gönlümde acısı yanıkların…
Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
Dün benimle birlikte gelen tanıdıkların
Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda.”
Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
Dün benimle birlikte gelen tanıdıkların
Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda.”
“Gidiyorum.
Gönlümde yanıkların acısı (var). Kanımda ordularla yenilmez bir gayız var. Dün
benimle birlikte gelen tanıdıkların artık yanımda yalnız bir hatırası kaldı.”
İkinci
dörtlüğün “git-” eylemiyle başlaması, bu eylemin birinci tekil kişiyle şimdiki
zamanda çekimlenmiş olması şairin çıktığı yoldaki kararlı yürüyüşünün devam
etmekte oluşunu vurgular. Ancak bu gidiş durumu, beraberinde sıradan bir bünye
için katlanılması çok zor olan bir duyguyu da bulundurmaktadır. Bu duygu yalnız
bırakılmışlığın verdiği acı olup yanığa benzetilmiş, böylelikle bir istiare
örneği gösterilmiştir.
Şairin
“gayz” sözcüğüyle anlatmak istediği; yalnız bırakılmışlığından köken bulan
kızgınlığıdır. Bu kızgınlığın boyutu abartma sanatı aracılığıyla vurgulanmış, “ordularla
yenilmez” ilan edilmiştir. Kızgınlığın kandaki bir nesneye benzetilmesi de
gözden kaçmamalıdır. Burada kızgınlık duygusunun şair için yürütücü güç olduğu
söylenebilir. Nasıl ki organizmanın canlılığını süreğen kılan dolaşım
sistemindeki kandır, şairi de diri tutan damarlarında bir kan bileşeni gibi
dolaşan öfkesidir. Kinini dini bilen Atsız anlayışı için bu doğal bir durumdur.
Hatıra
gelip geçmiş olanların yâdda canlanmasıdır. Önceleri şairin yol arkadaşı
olanların artık anılardan ibaret olmaları artık başka başka yollarda
olduklarını açıklamak üzere anlatılmıştır.
Burada da şiire egemen yalnızlık havasının yeni bir vurgusu görülür.
“Yufka
yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı’na.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına.”
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı’na.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına.”
“Yufka
yüreklilerle çetin yollar aşılmaz çükü bu yol kutludur, Tanrı Dağı’na gider.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin topu da bir sokak kaltağına değişilir.”
Şairin
çetin yollar sözüyle kastettiği inandığı değerler uğrunda girişilen işler
bütünüdür. Biricik düşüncesini “Türkçülük” olarak belirleyip bu düşünceyi
“Büyük Türkeli”ni mutlu görmek biçiminde niteleyen Nihal ATSIZ bu amaca ulaşmak
için pek çetin birtakım işler öngörür. Onun bir grubun ya da topluluğun değil toptan
ulusun sorunu olan davasının gerektirdiği maddi-manevi tüm yükler, taşınması
zorlu bir süreç olan çetin yol benzetmesiyle dillendirilmiştir.
Türkçü
düşünce evreninin tasarladığı dünya düzenine yaklaşmak için girişilmesi gereken
çok yönlü savaşım sürecinde bu ülkünün taşıyıcısı olmak şerefine erişmek için
milliyetçi kuramcıların kişilerden beklediği birtakım üstün nitelikler vardır.
Prof . Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un, “milli his” ile “milliyetçilik” arasındaki
ayrımı çizdiği makalesinde sıraladığı milliyetçi olmak için lazım gelenler,
“millet bilgisi” diye özetlenebilir. Ulusun tarihi, coğrafyası, dili,
ekonomisi, genetiği, folkloru gibi bilgileri gerektiren “milliyetçi olmak”, tüm
bunları taşırken birtakım duyuşsal özelliklere de sahip olmayı gerektirir. Ne
de olsa insan devinişi bilişle duyuşun ortak kararıyla eşgüdümlenip yürütülür.
Nihal ATSIZ da bu dörtlükte çetin bildiği Türkçü düşünceyi taşıma ve
gerekliliklerini yerine getirmek için gereken kişisel özellikleri çizerken
“yufka yüreklilik” diye tanımlanan kişilik özelliğini dışarıda bırakmış,
istenmeyen durum olarak belirlemiştir.
“Yufka
yürekli” diye tanımlanan kişiliğin belli başlı özelliklerini ele alıp şairin yaşamı
boyunca yürüdüğü yolun gerektirdiği özelliklerle kıyaslamak gerekir. Burada
akla hemen 1944-1945 yıllarındaki Irkçılık-Turancılık Davası’ndaki aydınların
çektikleri çile gelir. Türk tarihinin kara lekelerinden biri olan bu dava
sürecinde yurdun en önde gelen bilim ve düşünce adamları tabutluklarda
işkencelere maruz bırakılmıştı. Buna karşın, o davadaki savunma metinlerine
bakıldığında Nihal ATSIZ’ın duruşma sırasında hiçbir düşüncesinden ödün vermediği
açıkça görülür. Bu her türlü zulme karşı hiçbir biçimde çizgisini bozmamak gibi
üst düzey bir ahlaklılık örneği olarak “yufka yürekliler”ce başarılamayacak bir
iştir. Ne de olsa onlar güç karşısında geri adım atmaya eğilimli
yaratılıştadırlar. Düşünceleri uğrunda eziyete katlanmanın ve ne olursa olsun
inandıklarını haykırmaktan çekinmemenin “yufka yürekliler”e göre olmadığını
defalarca deneyimleyen şair onları bu dizeleriyle yanında görmek istemediğini
söyler.
Şair,
zorlu dava adamlığı sürecinde yufka yüreklileri görmemek isteğinin birinci
ağızdan gerekçesini de bu dörtlüğün ikinci dizesinde sallantısızca açıklamıştır.
Çükü bu yol kutludur ve Tanrı Dağı’na gider. Bu noktada, bir düşünür olarak
Atsız’ın “kutlu” ve “Tanrı Dağı” kavramlarına yüklediği anlamı netlikle bildirmek
gerekir. Ondaki “kutlu” ya da “mübarek” kavramlarının din kaynaklı olduğunu
söylemek güç. Atsız’ın kutsallık kavramının dinlerin öngördüğü değil, doğrudan
kaynağını toplumsal Türk ulusal ahlakından alan bir kavram olduğu söylenebilir.
Tanrı
Dağı, Türk ulusu için adeta bir milliyet simgesidir. Ve dizelerden anlaşılan o
ki şairin gözünde davasının sonuçlanacağı noktadır. Bu noktada Tanrı Dağı’nın
Türklük davası uğrunda can verenlerin yolun sonunda buluşacağı ve ruhların şad
olacağı yer olarak görülmesi temine başvurulmuştur. Türkçü alanyazında
rastlanabilen böyle bir Tanrı Dağı imgesi geleneğe uyumlu bir biçimde
kullanılmıştır.
(Sürecek...)
Sayı:3-4 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder