10 Aralık 2014

Rıza Nur Üzerine (1) -Samed Ayazlı

Atatürk’e saldırmayı kendilerine kutsal bir görev olarak gören kimileri son dönemde bu işi iyice açıktan açığa yapmaya başladılar. Özellikle siyasi düzlemde kendilerine buldukları destekten ötürü pervasızca Atatürk’e ve O’nun önderliğindeki ulusal savaşıma sataşan kesimlerin 70’li yıllardan beri kullandıkları tek kaynak Dr. Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adını verdiği anılarıdır.
Günümüzde Rıza Nur’un anıları, kimi kesimlerin “mal bulmuş mağribi” gibi üstüne atladıkları, tarih yöntembilimi (metodolojisi) açısından incelemeye gerek duymadan doğru olarak benimsediği bir kitap olmuştur. Buna karşın dönemin pek çok kaynağı ve Meclis zabıtlarından Lozan tutanaklarına kadar birçok 1. elden kaynak incelendiğinde tarihi gerçeklerin hiç de anılarda anlatıldığı gibi olmadığını görürüz.

Rıza Nur’un Yaşamına Genel Bir Bakış
Rıza Nur, 30 Ağustos 1879’da Sinop’da doğmuştur. Babası kunduracılık yaparak geçimini sağlayan Mahmut Zeki Efendi, annesi Hacere Hanım’dır. Aile Sinop’un yerlilerindendir; Rıza Nur da bu durumu anılarında türlü vesilelerle dile getirir: “Benim kanıma ecnebi kanı karışmamıştır. Halis Türk kanıdır. Ben bununla iftihar ederim.

Eğitiminin ilk yıllarını Sinop’da geçirdikten sonra İstanbul’a giden Rıza Nur, önce Askerî Rüştiye’ye ardından da Tıbbiye’ye girer. 1902’de, buradan “tabip yüzbaşı” rütbesiyle mezun olur. Burada okulun genel havasından dolayı siyasetle de uğraşmaya başlar. Jön Türkler’in siyasi düşüncelerinden etkilenerek dönemin padişahı 2. Abdülhamit ve iktidarına karşı nefret besler. Hatta bir aralık Abdülhamit ölmüyor diye (güya yas olarak) sakalını bile traş etmemiştir… Bir süre sonra siyasetle uğraşmayı bırakarak derslerine yoğunlaşır. Ardından Gülhane’ye asistan olarak girer. Hastanedeki Alman etkisinin ve doktorların etkisinin yoğun olduğu çalışma ortamında, doktorluktaki çabası ve başarısıyla kısa sürede Alman hocalarının gözüne girer. Tıbbın pek çok alanıyla ilgilenerek kendini geliştiren Rıza Nur, bu dönemde “Fenn-i Hitan” adıyla sünnetle ilgili bilimsel bir kitap yazar. Bu kitabı padişaha da sunulur. Yine bu yıllarda Rıza adına ek olarak “semavi bir şey” olsun diye düşünerek “Nur” adını ekler.

1903’de, o dönemki Türk-Sırp sınırında Zibafçe gümrüğüne bakteriyolog olarak tayin edilir. Yaklaşık 6 ay burada kalan Rıza Nur, bu vesileyle Sırp ve Bulgar komitacılarının gücüne oranla Osmanlı’nın Rumeli’deki devlet düzeninin ne duruma geldiğine yakından tanık olur. 1905’de Gülhane’ye muallim muavini (doçent), 1907’de de Askerî Tıbbiye’ye cerrahi profesörü olur. 1908’de binbaşı rütbesindeyken doktorluğu bırakarak siyasete atılan Rıza Nur, bu dönemi anılarında pişmanlıkla anlatır: “Bu kadar yıl tıp okuduğum boşa gitti, millete faydam dokunmadı. Hem de politikadan dolayı bunca eza ve cefayı çekmemiş olurdum.” der.

2. Meşrutiyet’in duyurulmasıyla birlikte 30 yıllık bir sürecin ardından Meclis tekrar açılmıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşayan birçok ulusun katılımıyla açılan bu mecliste (Türkler dışında) tüm uluslar “Nasıl eder de devleti kurtarırız?” düşüncesinin yerine o dönemki İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin kucağına düşmüş bir biçimde devleti el birliğiyle çöküşe götürmüşlerdir. Zaten İttihat ve Terakki Fırkası da o dönem Türkçülük’le tanışmamış, hatta yoğun bir biçimde “Osmanlıcılık” düşüncesini savunmuştur. Balkan Savaşı’na kadar bu durum sürmüş, parti daha sonra Türkçülük düşüncesine yönelmiştir. Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nde etkin olması da bu döneme rastlamıştır.

Bu dönemle birlikte siyasete atılan Rıza Nur, “Sinop mebusu” seçilmiştir. Bir süre sonra İttihatçılara karşı yaptığı sert muhalefetiyle dikkat çekmiş; önce askerî tıbbiyeden alınmış, ardından da rütbesi kolağalığına düşürülmüştür. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurulmasında ve yayılmasında da etkin bir rol oynayan Rıza Nur, bir süre daha muhalefetini sürdürmüştür. Balkan Savaşı’nda gerek cephede gerekse cephe gerisinde yaralılarla ilgilenmiş, bir dönem morg müdürlüğüne de getirilmiştir. Babıali Baskını ile İttihatçılar yönetimi ele geçirince tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne götürülmüştür. Burada ölümü beklerken dönemin İstanbul Muhafızı Cemal Paşa’nın yurtdışına giderse ölümden kurtulacağını söylemesi üzerine yurtdışına kaçmıştır. Önce Köstence; ardından Bükreş, Paris, Cenevre… Mütareke dönemine kadar yurtdışında yaşayan Rıza Nur, Cenevre’de iken deyim yerindeyse yaşamını zehir edecek bir evlilik yapmıştır. İsviçre’de bir süre kaldıktan sonra hanımıyla birlikte Mısır’a geçmiştir. Burada politikadan uzak bir yaşam sürmüş ve “Türk Tarihi” adlı kitabını yazmıştır. Anılarından okuduğumuz kadarıyla bu dönem, hanımıyla geçimsizlikleri ve bilimsel çalışmalarıyla geçmiştir.

Rıza Nur, Mondros Mütarekesi ile birlikte yurda dönmeye karar vermiş ve bir yolunu bulup İstanbul’a gelmiştir. Mütareke döneminin İstanbul’undaki azınlıkların şımarıklıklarını, Türkler’e hakaretlerini; bir takım Türkler’in de İngilizler’in ve Fransızlar’ın oyuncağı olduğunu görünce, kendi deyimiyle, “milli endişelerle” harekete geçmiştir:  Bu dönemde yönetimde bulunan Hürriyet ve İtilafçılar’ın hainliklerini anlatmak için daha önce Paris’de yazdığı “Hürriyet ve İtilaf’ın İç Yüzü” adlı yapıtını gazetede yayınlamaya başlamıştır. İzmir’in işgalini protesto etmek için düzenlenen Sultanahmet Mitingleri’ne konuşmacı olarak katılmıştır. Ardından Meclis-i Mebusan seçimlerine katılmış ve “Sinop mebusu” seçilmiştir.

Rıza Nur’un İstanbul’dan Ankara’ya geçme süreci bir hayli ilginçtir. İngiliz işbirlikçisi İstanbul yönetimi, Anadolu’yu işgallere ikna etmek ve boyunduruk altına almak için bir “Heyet-i Nasiha” (Nasihat Heyeti) göndermeye karar vermiştir. Bu heyet Anadolu’ya, direnmenin gereksizliğini anlatacak ve onları İstanbul yönetimine boyun eğmeye çağıracaktır. Rıza Nur’u dinleyelim: “İstanbul hükümeti, Padişahı ve İngilizleri, Anadolu’ya itaate ikna için bir heyet göndermek lüzumuna ikna etmiş. Meclis’te mebusların hususi bir içtimaında beni, Y. Kemal’i ve iki de hoca olarak … Efendileri intihap ettiler [seçtiler].” (Cilt I s.545-548) Rıza Nur, Ankara’ya ne amaçla gönderildiğinin ayırdındadır. Yalnızca “Heyet-i Nasiha” adını yolda iken gazetelerde okur. Bu nedenle yola çıkan Rıza Nur ve arkadaşlarına Ankara’nın aldığı tutumu ilerleyen bölümlerde göreceğiz.
Ankara’ya geçtikten sonra, kurulan Büyük Millet Meclisi’nde İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) içerisinde Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olarak görev yapmıştır. 4 Mayıs 1920 ile 13 Aralık 1920 tarihleri arasına denk gelen bu dönemde Sovyetler Birliği ile anlaşma imzalamak için Moskova’ya giden heyette yer almış ve daha sonra Lozan’da da devam eden diplomasi yolculuğuna adım atmıştır. Burada Stalin ve Çiçerin ile görüşen Rıza Nur, Ali Fuat Cebesoy ve Y. Kemal Tengirşek ile birlikte Moskova Antlaşması’nı imzalamıştır. Ardından 24 Aralık 1921 ile 27 Ekim 1923 tarihleri arasında Sıhhiye Vekilliği (Sağlık Bakanlığı) yapmıştır. 1 Kasım 1922’deki saltanatın kaldırılması görüşmelerinde etkin bir rol oynamış ve Meclis’in 2. dönem seçimlerinde de “Sinop mebusu” olarak görevini sürdürmüştür.  Lozan’da barış koşullarını görüşmek üzere giden heyette İsmet İnönü ve Hasan Saka ile birlikte yer alan Rıza Nur, görüşmeler sırasındaki bazı düşünce ayrılıklarına karşın anlaşmayı imzalatan heyette yer almıştır. Buna karşın Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’ya karşı aykırı duruşu özellikle bu dönemde alttan alta başlamıştır. Lozan’dan döndükten sonra 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yayınlamaya başlamış ve Sinop’da da kendi adına bir kütüphane kurmayı düşünmüştür.

1926 yılı geldiğinde tarihlere “İzmir Suikasti” adıyla geçen olayda bazı muhaliflerin yakalanması üzerine Rıza Nur da endişeye kapılarak kendini, neredeyse yüzyıllık bir kaçış mekanı olan Paris’e atmıştır ve 1938’e kadar da Türkiye’ye geri dönmemiştir. Hayat ve Hatıratım adını verdiği anılarını bu yıllarda yazan Rıza Nur, 1933’e kadar Fransa’da kalmıştır. Bu tarihten 1938’e kadar ise Mısır’ın İskenderiye kentinde yaşamıştır. Bu dönemde daha çok Türk Tarihi ve Türkoloji ile ilgili yapıtlar vermiş ve Türkbilik Revüsü adlı bir dergi de çıkarmıştır. Yine bu dönemde çalıştığı Oğuz destanı ile ilgili incelemeleri, Ebu'l Gazi Bahadır’ın Şecere-i Terakimesi, Namık Kemal araştırmaları ve bazı çevirileri yayınlanmıştır. 1938’de yurda dönen Rıza Nur, yurtdışında iken mektuplaştığı ve “manevi evlat” saydığı Hüseyin Nihal Atsız ile Tanrıdağ isimli bir dergi çıkarmıştır. Rıza Nur, 8 Eylül 1942’de İstanbul Taksim’de bir apartman dairesinde, 63 yaşında yaşamını yitirmiştir.
Türkçü söylemlere sahip olan Rıza Nur, ülkemizde daha çok “Hayat ve Hatıratım” adlı anılarındaki Atatürk ve O’nun yanındaki kadro hakkındaki savlarıyla gündeme gelmektedir.

Rıza Nur’un Kişiliği
Rıza Nur’un anılarında anlattığı konulara geçmeden önce kişiliği hakkındaki bazı görüşlere değinmek gerekir. Bu savlar, Rıza Nur’un yaptığı gibi iftira atmak biçiminde değil, doğrudan kendi anılarında yazdığı kendi söylemlerine değinmek biçiminde olacaktır.
          Anılarını yazdığı sırada ruhsal olarak çökmüş bir durumda bulunan Rıza Nur, o dönemki durumunu şöyle anlatmıştır: “Bu eseri yazmaya başladığım vakit, öyle yorgun idim ki iki satır okumaya ve yazmaya bile halim yoktu. (…) gurbette bin dert içinde ve her şeyden usanmış, bıkmış, hatta yaşamak bile istemez raddelere gelmiştim. (…)  Şimdi istinadgâhsız, ümitsiz, dehşetli bir emelden mahrum, bedbinlik içinde; yeisten, kederden yana biten bir mahlukum.” (Cilt I s. 69..)
          Rıza Nur’un sıkıntılı bir evlilik yaşamı geçirdiğini söylemiştik. Paris’deki yıllarında hanımının yaptıklarının ardından da iyice bunalıma girmiştir: “Beni bir nokta tutuyordu. O da namuslu olması idi. Üç-beş aydır namusunda da zayıflık görüyorum. Lafları bir fahişe sözleri oldu. (…) Ayrılıp boşanmaya karar verdik. Bana ‘Senin de dostun olurum’ demesin mi? Birkaç ay evvel de ‘Randevu evlerinin çok kazandığını Madam … söylüyor. Onunla beraber bir … açalım’ demişti. Ben de gırtlağını sıkmıştım.” (Cilt III s. 422..) Hanımının İstanbul’a gidince de yaptıklarını duyması üzerine “Bu işte … ve İsmet’in de parmağı var” (Cilt III s. 555) demesi Türkiye’deki yönetime karşı paranoya halini alan düşüncelerinin bir dışavurumudur.
          Rıza Nur’un kişiliğine ait kimi ilginç durumlara bu dönemden çok daha öncesinde de rastlarız. Anılarında bu durumları en ince ayrıntısına kadar açıkladığı için burada yazmakta bir sakınca görmüyorum. İçindeki cinsel arzuyu bastırmak için hadım olmayı düşünmesinden (Cilt I s.126) evlerine gelen teyze kızına tecavüz etmeye kalkmasına (s. 145), eşcinsel eğilimlerinden (s. 107) bazı ahlaksız durumlarına kadar pek çok örneği okuyucu Rıza Nur’un anılarında bulacaktır.

Ayrıca deneyimli gazeteci ve uzun yıllardır tarihle ilgili konularda yazılar yazan amatör tarihçi Murat Bardakçı, Rıza Nur’a “Çatlak Entelektüel” diyerek şu değerlendirmeleri yapmıştır:
Lise ve üniversite senelerimde, Dr. Rıza Nur’u İstiklal Savaşı yıllarında yakından tanımış ve hatta beraber çalışmış olanlardan hayatta bulunan bazı kişilerle tanışma şansını bulmuş ve hem onlardan hem de onu yine yakından bilen bazı aile dostlarımızdan kişiliği ve yazdıkları hakkında çok şeyler dinlemiştim… ‘İyi doktordu, tarihçiliği de doktorluğu kadar iyi idi, ama çatlaktı, zamanla daha da tozuttu ve tam bir paranoyaya kapıldı. Karısı zaten ondan da beterdi. Doktorun bu hale gelmesinde o kadının ve morfinin rolü büyüktür. Morfin meselesinden hatıralarında da bahseder’ derlerdi.”
Başka bir yazısında ise Bardakçı şu saptamalarda bulunur;
“Rıza Nur’un hatıralarında sık sık rastlanan mesnedsiz iddialar arasında ‘Fransız delegeye haykırdım, Venizelos’a bir kafa attım, Lord Curzon’un suratını dağıttım, İtalyan o sırada zaten altına yapmakla meşguldü, İsmet ise çoktan kaçmıştı’ gibisinden hayalî ifadelere bol bol rastlanır ve okuyanlar bu ifadeleri gerçek zannederler.”

“Hayat ve Hatıratım”
Rıza Nur adının ülke kamuoyunda zaman zaman duyulmasına neden olan anıları Hayat ve Hatıratım adını taşımaktadır. Anılarını 1928’de Paris’de yazmaya başlayan Rıza Nur, 1930 yılında bitirdiğini söylemiştir ama eklemelerle 1935’e kadar yazmıştır. Bu yıl içerisinde anılarını ve yanındaki üç yazmayı İngiltere’deki British Museum’a vermiş ve yazdığı bir mektupla anıların “1960 yılına kadar okuyucuya sunulmaması”nı istemiştir. Bu tarihi belirtmesinin nedeni; anılarında karaladığı, iftira attığı başlıca kişilerin o tarihte yaşamayacağını düşünmesidir.
“Hayat ve Hatıratım” adlı yapıtı Türk kamuoyuna tanıtan Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil olmuştur. 1 Eylül 1963’de yazdığı bir yazıyla anıların varlığını ortaya çıkaran Tütengil, daha sonra iki yazı daha yayınlar ve bu üç yazısını 1965’de “Dr. Rıza Nur Üzerine Üç Yazı, Yankılar-Belgeler” adıyla küçük bir kitapta toplamıştır.

Anıları toplu bir biçimde ilk kez basan ise Altındağ Yayınevi’dir. Yapıtı, 1967/68’de 4 cilt olarak yayınlamıştır. Ancak yayınevi, Rıza Nur’un 1935’de, “British Museum”a verdiği dört yazmanın tümünü değil, yalnızca Atatürk ve O’nun önderliğini yaptığı Ulusal Savaşım’ın kadrosuna yönelik olan bölümleri yayınlamıştır. Ne ilginçtir ki yaşadığı dönemde ve sonrasında ırkçı düşünceleriyle gündeme gelen ve kendi söylemiyle pek de dindar olmayan (Ramazan ayında şarap içen (s. 76)) Rıza Nur’un anılarını, Türkiye’de İslamcı kesimler sahiplenmiştir. 70’li yıllarda anıların yoğun bir biçimde tanıtımını yapan fesli sözde tarihçi Kadir Mısıroğlu ve 1992’de kitabı İşaret Yayınları’ndan çıkaran Abdurrahman Dilipak kamuoyunda siyasi İslamcı kimlikleri ve Atatürk düşmanlıklarıyla tanınmaktadırlar. Rıza Nur’dan yalnızca işlerine geldiği biçimde yararlanan bu kesimler; onun Abdülhamit, Vahdettin, Osmanlı hakkındaki görüşlerini yanlış bulurken; Mustafa Kemal Atatürk ve çevresi hakkındaki düşüncelerini haklı bulmuşlardır. Örneğin Altındağ Yayınevi’nin bastığı kitabın önsözünde: “Sultan Abdülhamid, Sultan Vahdettin, son halife Abdülmecid Efendi, saltanat ve âl-i Osman hakkında söyledikleri kısmen yetişme şartları kısmen de haber kaynaklarının çürüklüğü yüzünden umumiyetle yanlıştır.” denilirken, Atatürk ve çevresi hakkındaki görüşlerine ilişkin “okuyucular Rıza Nur’u samimiyet ve hakikate sadakat gayreti içinde bulacaklar” ve “yakın tarihimizin bakir gerçekleri üzerine ışık tutan müthiş ifşaat ve vesikalar” denilmiştir. Yani işlerine nasıl geliyorsa öyle…

Rıza Nur, anılarını 1928’de yazmaya başlamıştır. Anıları okuduğumuzda görüyoruz ki, Rıza Nur’u anılarını yazmaya götüren neden, Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Meclis’de okuduğu Nutuk adlı yapıtının eline geçmiş olması ve burada kendisi ve yakın geçmişteki olaylara ilişkin Atatürk’ün saptamalarına karşı yoğun bir kin ve kıskançlıkla anılarını yazmaya karar vermiş olmasıdır.

Anılarında sürekli kendini yüceltmeye, kendisi dışında hemen herkesi karalamaya çalışan Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı yapıtını incelemeye, Atsız ile ilişkisine, Türkçülük görüşüne ve kadınlarla ilgili düşüncelerine önümüzdeki sayıda değineceğiz.

Kaynakça:
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım, İşaret Yayınları, İstanbul,1992.
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967.
Vaktiyle Bir Atsız Varmış (Koşak, Emre, “İçten Açıkyürekli Bir Yorumlama Gereksinimi ya da Atsız’a Komplekssiz Bir Bakış” makalesi “Rıza Nur” bölümü), Siyah-Beyaz Yayınları, İstanbul, 2013
Özakman, Turgut, Dr. Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2009.
Deliorman, Altan, Atsız, Berikan Yayınevi, Ankara, 2013.
Atsız, Rıza Nur, Çınaraltı, Sayı 52, 19.9.1942.
Bardakçı, Murat, Lozan, Habertürk Gazetesi, 25.7.2011.
Bardakçı, Murat, Rıza Nur Balonu, Habertürk Gazetesi, 26.7.2013.
Koloğlu, Orhan, Bilimselden “Medyatik”e Tarih, Destek Yayınları, İstanbul, 2009.

Coşkun, Alev, Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2008.

Sayı:8 Kasım 2013

1 yorum:

  1. Rıza Nur Nihal atsızın manevi babasıdır.Atsız,türkeş ve hatta bayar bu hatıratı kabul etmiştir.

    YanıtlaSil