Atatürk’e
saldırmayı kendilerine kutsal bir görev olarak gören kimileri son dönemde bu
işi iyice açıktan açığa yapmaya başladılar. Özellikle siyasi düzlemde
kendilerine buldukları destekten ötürü pervasızca Atatürk’e ve O’nun
önderliğindeki ulusal savaşıma sataşan kesimlerin 70’li yıllardan beri
kullandıkları tek kaynak Dr. Rıza Nur’un “Hayat
ve Hatıratım” adını verdiği anılarıdır.
Günümüzde
Rıza Nur’un anıları, kimi kesimlerin “mal bulmuş mağribi” gibi üstüne
atladıkları, tarih yöntembilimi (metodolojisi) açısından incelemeye gerek duymadan
doğru olarak benimsediği bir kitap olmuştur. Buna karşın dönemin pek çok
kaynağı ve Meclis zabıtlarından Lozan tutanaklarına kadar birçok 1. elden
kaynak incelendiğinde tarihi gerçeklerin hiç de anılarda anlatıldığı gibi
olmadığını görürüz.
Rıza Nur’un Yaşamına Genel Bir Bakış
Rıza
Nur, 30 Ağustos 1879’da Sinop’da doğmuştur. Babası kunduracılık yaparak
geçimini sağlayan Mahmut Zeki Efendi, annesi Hacere Hanım’dır. Aile Sinop’un
yerlilerindendir; Rıza Nur da bu durumu anılarında türlü vesilelerle dile getirir:
“Benim kanıma ecnebi kanı karışmamıştır.
Halis Türk kanıdır. Ben bununla iftihar ederim.”
Eğitiminin
ilk yıllarını Sinop’da geçirdikten sonra İstanbul’a giden Rıza Nur, önce Askerî
Rüştiye’ye ardından da Tıbbiye’ye girer. 1902’de, buradan “tabip yüzbaşı”
rütbesiyle mezun olur. Burada okulun genel havasından dolayı siyasetle de
uğraşmaya başlar. Jön Türkler’in siyasi düşüncelerinden etkilenerek dönemin
padişahı 2. Abdülhamit ve iktidarına karşı nefret besler. Hatta bir aralık
Abdülhamit ölmüyor diye (güya yas olarak) sakalını bile traş etmemiştir… Bir
süre sonra siyasetle uğraşmayı bırakarak derslerine yoğunlaşır. Ardından
Gülhane’ye asistan olarak girer. Hastanedeki Alman etkisinin ve doktorların
etkisinin yoğun olduğu çalışma ortamında, doktorluktaki çabası ve başarısıyla
kısa sürede Alman hocalarının gözüne girer. Tıbbın pek çok alanıyla ilgilenerek
kendini geliştiren Rıza Nur, bu dönemde “Fenn-i Hitan” adıyla sünnetle ilgili
bilimsel bir kitap yazar. Bu kitabı padişaha da sunulur. Yine bu yıllarda Rıza
adına ek olarak “semavi bir şey”
olsun diye düşünerek “Nur” adını ekler.
1903’de,
o dönemki Türk-Sırp sınırında Zibafçe gümrüğüne bakteriyolog olarak tayin
edilir. Yaklaşık 6 ay burada kalan Rıza Nur, bu vesileyle Sırp ve Bulgar
komitacılarının gücüne oranla Osmanlı’nın Rumeli’deki devlet düzeninin ne
duruma geldiğine yakından tanık olur. 1905’de Gülhane’ye muallim muavini
(doçent), 1907’de de Askerî Tıbbiye’ye cerrahi profesörü olur. 1908’de binbaşı
rütbesindeyken doktorluğu bırakarak siyasete atılan Rıza Nur, bu dönemi
anılarında pişmanlıkla anlatır: “Bu kadar
yıl tıp okuduğum boşa gitti, millete faydam dokunmadı. Hem de politikadan
dolayı bunca eza ve cefayı çekmemiş olurdum.” der.
2.
Meşrutiyet’in duyurulmasıyla birlikte 30 yıllık bir sürecin ardından Meclis
tekrar açılmıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşayan birçok ulusun katılımıyla açılan
bu mecliste (Türkler dışında) tüm uluslar “Nasıl eder de devleti kurtarırız?”
düşüncesinin yerine o dönemki İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin kucağına
düşmüş bir biçimde devleti el birliğiyle çöküşe götürmüşlerdir. Zaten İttihat
ve Terakki Fırkası da o dönem Türkçülük’le tanışmamış, hatta yoğun bir biçimde
“Osmanlıcılık” düşüncesini savunmuştur. Balkan Savaşı’na kadar bu durum sürmüş,
parti daha sonra Türkçülük düşüncesine yönelmiştir. Ziya Gökalp’in İttihat ve
Terakki Genel Merkezi’nde etkin olması da bu döneme rastlamıştır.
Bu
dönemle birlikte siyasete atılan Rıza Nur, “Sinop mebusu” seçilmiştir. Bir süre
sonra İttihatçılara karşı yaptığı sert muhalefetiyle dikkat çekmiş; önce askerî
tıbbiyeden alınmış, ardından da rütbesi kolağalığına düşürülmüştür. Hürriyet ve
İtilaf Fırkası’nın kurulmasında ve yayılmasında da etkin bir rol oynayan Rıza
Nur, bir süre daha muhalefetini sürdürmüştür. Balkan Savaşı’nda gerek cephede
gerekse cephe gerisinde yaralılarla ilgilenmiş, bir dönem morg müdürlüğüne de
getirilmiştir. Babıali Baskını ile İttihatçılar yönetimi ele geçirince
tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne götürülmüştür. Burada ölümü beklerken dönemin
İstanbul Muhafızı Cemal Paşa’nın yurtdışına giderse ölümden kurtulacağını
söylemesi üzerine yurtdışına kaçmıştır. Önce Köstence; ardından Bükreş, Paris,
Cenevre… Mütareke dönemine kadar yurtdışında yaşayan Rıza Nur, Cenevre’de iken
deyim yerindeyse yaşamını zehir edecek bir evlilik yapmıştır. İsviçre’de bir
süre kaldıktan sonra hanımıyla birlikte Mısır’a geçmiştir. Burada politikadan
uzak bir yaşam sürmüş ve “Türk Tarihi” adlı kitabını yazmıştır. Anılarından
okuduğumuz kadarıyla bu dönem, hanımıyla geçimsizlikleri ve bilimsel
çalışmalarıyla geçmiştir.
Rıza
Nur, Mondros Mütarekesi ile birlikte yurda dönmeye karar vermiş ve bir yolunu
bulup İstanbul’a gelmiştir. Mütareke döneminin İstanbul’undaki azınlıkların
şımarıklıklarını, Türkler’e hakaretlerini; bir takım Türkler’in de
İngilizler’in ve Fransızlar’ın oyuncağı olduğunu görünce, kendi deyimiyle, “milli endişelerle” harekete
geçmiştir: Bu dönemde yönetimde bulunan
Hürriyet ve İtilafçılar’ın hainliklerini anlatmak için daha önce Paris’de
yazdığı “Hürriyet ve İtilaf’ın İç Yüzü” adlı yapıtını gazetede yayınlamaya
başlamıştır. İzmir’in işgalini protesto etmek için düzenlenen Sultanahmet
Mitingleri’ne konuşmacı olarak katılmıştır. Ardından Meclis-i Mebusan
seçimlerine katılmış ve “Sinop mebusu” seçilmiştir.
Rıza
Nur’un İstanbul’dan Ankara’ya geçme süreci bir hayli ilginçtir. İngiliz
işbirlikçisi İstanbul yönetimi, Anadolu’yu işgallere ikna etmek ve boyunduruk
altına almak için bir “Heyet-i Nasiha” (Nasihat Heyeti) göndermeye karar
vermiştir. Bu heyet Anadolu’ya, direnmenin gereksizliğini anlatacak ve onları
İstanbul yönetimine boyun eğmeye çağıracaktır. Rıza Nur’u dinleyelim: “İstanbul hükümeti, Padişahı ve İngilizleri,
Anadolu’ya itaate ikna için bir heyet göndermek lüzumuna ikna etmiş. Meclis’te
mebusların hususi bir içtimaında beni, Y. Kemal’i ve iki de hoca olarak …
Efendileri intihap ettiler [seçtiler].” (Cilt I s.545-548) Rıza Nur,
Ankara’ya ne amaçla gönderildiğinin ayırdındadır. Yalnızca “Heyet-i Nasiha”
adını yolda iken gazetelerde okur. Bu nedenle yola çıkan Rıza Nur ve
arkadaşlarına Ankara’nın aldığı tutumu ilerleyen bölümlerde göreceğiz.
Ankara’ya
geçtikten sonra, kurulan Büyük Millet Meclisi’nde İcra Vekilleri Heyeti
(Bakanlar Kurulu) içerisinde Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olarak görev
yapmıştır. 4 Mayıs 1920 ile 13 Aralık 1920 tarihleri arasına denk gelen bu
dönemde Sovyetler Birliği ile anlaşma imzalamak için Moskova’ya giden heyette
yer almış ve daha sonra Lozan’da da devam eden diplomasi yolculuğuna adım
atmıştır. Burada Stalin ve Çiçerin ile görüşen Rıza Nur, Ali Fuat Cebesoy ve Y.
Kemal Tengirşek ile birlikte Moskova Antlaşması’nı imzalamıştır. Ardından 24
Aralık 1921 ile 27 Ekim 1923 tarihleri arasında Sıhhiye Vekilliği (Sağlık
Bakanlığı) yapmıştır. 1 Kasım 1922’deki saltanatın kaldırılması görüşmelerinde
etkin bir rol oynamış ve Meclis’in 2. dönem seçimlerinde de “Sinop mebusu”
olarak görevini sürdürmüştür. Lozan’da
barış koşullarını görüşmek üzere giden heyette İsmet İnönü ve Hasan Saka ile
birlikte yer alan Rıza Nur, görüşmeler sırasındaki bazı düşünce ayrılıklarına
karşın anlaşmayı imzalatan heyette yer almıştır. Buna karşın Mustafa Kemal ve
İsmet Paşa’ya karşı aykırı duruşu özellikle bu dönemde alttan alta başlamıştır.
Lozan’dan döndükten sonra 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yayınlamaya başlamış ve
Sinop’da da kendi adına bir kütüphane kurmayı düşünmüştür.
1926
yılı geldiğinde tarihlere “İzmir Suikasti” adıyla geçen olayda bazı
muhaliflerin yakalanması üzerine Rıza Nur da endişeye kapılarak kendini,
neredeyse yüzyıllık bir kaçış mekanı olan Paris’e atmıştır ve 1938’e kadar da
Türkiye’ye geri dönmemiştir. Hayat ve
Hatıratım adını verdiği anılarını bu yıllarda yazan Rıza Nur, 1933’e kadar
Fransa’da kalmıştır. Bu tarihten 1938’e kadar ise Mısır’ın İskenderiye kentinde
yaşamıştır. Bu dönemde daha çok Türk Tarihi ve Türkoloji ile ilgili yapıtlar
vermiş ve Türkbilik Revüsü adlı bir
dergi de çıkarmıştır. Yine bu dönemde
çalıştığı Oğuz destanı ile ilgili incelemeleri, Ebu'l Gazi Bahadır’ın Şecere-i Terakimesi, Namık Kemal
araştırmaları ve bazı çevirileri yayınlanmıştır. 1938’de yurda dönen Rıza Nur,
yurtdışında iken mektuplaştığı ve “manevi evlat” saydığı Hüseyin Nihal Atsız
ile Tanrıdağ isimli bir dergi çıkarmıştır. Rıza Nur, 8 Eylül 1942’de İstanbul
Taksim’de bir apartman dairesinde, 63 yaşında yaşamını yitirmiştir.
Türkçü söylemlere sahip olan Rıza Nur, ülkemizde
daha çok “Hayat ve Hatıratım” adlı anılarındaki Atatürk ve O’nun yanındaki
kadro hakkındaki savlarıyla gündeme gelmektedir.
Rıza
Nur’un Kişiliği
Rıza
Nur’un anılarında anlattığı konulara geçmeden önce kişiliği hakkındaki bazı
görüşlere değinmek gerekir. Bu savlar, Rıza Nur’un yaptığı gibi iftira atmak
biçiminde değil, doğrudan kendi anılarında yazdığı kendi söylemlerine değinmek
biçiminde olacaktır.
•
Anılarını yazdığı sırada ruhsal
olarak çökmüş bir durumda bulunan Rıza Nur, o dönemki durumunu şöyle
anlatmıştır: “Bu eseri yazmaya başladığım
vakit, öyle yorgun idim ki iki satır okumaya ve yazmaya bile halim yoktu. (…)
gurbette bin dert içinde ve her şeyden usanmış, bıkmış, hatta yaşamak bile
istemez raddelere gelmiştim. (…) Şimdi
istinadgâhsız, ümitsiz, dehşetli bir emelden mahrum, bedbinlik içinde; yeisten,
kederden yana biten bir mahlukum.” (Cilt I s. 69..)
•
Rıza Nur’un sıkıntılı bir evlilik
yaşamı geçirdiğini söylemiştik. Paris’deki yıllarında hanımının yaptıklarının
ardından da iyice bunalıma girmiştir: “Beni
bir nokta tutuyordu. O da namuslu olması idi. Üç-beş aydır namusunda da
zayıflık görüyorum. Lafları bir fahişe sözleri oldu. (…) Ayrılıp boşanmaya
karar verdik. Bana ‘Senin de dostun olurum’ demesin mi? Birkaç ay evvel de
‘Randevu evlerinin çok kazandığını Madam … söylüyor. Onunla beraber bir …
açalım’ demişti. Ben de gırtlağını sıkmıştım.” (Cilt III s. 422..)
Hanımının İstanbul’a gidince de yaptıklarını duyması üzerine “Bu işte … ve İsmet’in de parmağı var”
(Cilt III s. 555) demesi Türkiye’deki yönetime karşı paranoya halini alan
düşüncelerinin bir dışavurumudur.
•
Rıza Nur’un kişiliğine ait kimi
ilginç durumlara bu dönemden çok daha öncesinde de rastlarız. Anılarında bu
durumları en ince ayrıntısına kadar açıkladığı için burada yazmakta bir sakınca
görmüyorum. İçindeki cinsel arzuyu bastırmak için hadım olmayı düşünmesinden
(Cilt I s.126) evlerine gelen teyze kızına tecavüz etmeye kalkmasına (s. 145),
eşcinsel eğilimlerinden (s. 107) bazı ahlaksız durumlarına kadar pek çok örneği
okuyucu Rıza Nur’un anılarında bulacaktır.
Ayrıca
deneyimli gazeteci ve uzun yıllardır tarihle ilgili konularda yazılar yazan
amatör tarihçi Murat Bardakçı, Rıza Nur’a “Çatlak Entelektüel” diyerek şu
değerlendirmeleri yapmıştır:
“Lise ve üniversite senelerimde, Dr. Rıza
Nur’u İstiklal Savaşı yıllarında yakından tanımış ve hatta beraber çalışmış
olanlardan hayatta bulunan bazı kişilerle tanışma şansını bulmuş ve hem
onlardan hem de onu yine yakından bilen bazı aile dostlarımızdan kişiliği ve
yazdıkları hakkında çok şeyler dinlemiştim… ‘İyi doktordu, tarihçiliği de
doktorluğu kadar iyi idi, ama çatlaktı, zamanla daha da tozuttu ve tam bir
paranoyaya kapıldı. Karısı zaten ondan da beterdi. Doktorun bu hale gelmesinde
o kadının ve morfinin rolü büyüktür. Morfin meselesinden hatıralarında da
bahseder’ derlerdi.”
Başka
bir yazısında ise Bardakçı şu
saptamalarda bulunur;
“Rıza Nur’un hatıralarında sık sık
rastlanan mesnedsiz iddialar arasında ‘Fransız delegeye haykırdım, Venizelos’a
bir kafa attım, Lord Curzon’un suratını dağıttım, İtalyan o sırada zaten altına
yapmakla meşguldü, İsmet ise çoktan kaçmıştı’ gibisinden hayalî ifadelere bol
bol rastlanır ve okuyanlar bu ifadeleri gerçek zannederler.”
“Hayat ve Hatıratım”
Rıza
Nur adının ülke kamuoyunda zaman zaman duyulmasına neden olan anıları Hayat ve Hatıratım adını taşımaktadır.
Anılarını 1928’de Paris’de yazmaya başlayan Rıza Nur, 1930 yılında bitirdiğini
söylemiştir ama eklemelerle 1935’e kadar yazmıştır. Bu yıl içerisinde anılarını
ve yanındaki üç yazmayı İngiltere’deki British Museum’a vermiş ve yazdığı bir
mektupla anıların “1960 yılına kadar
okuyucuya sunulmaması”nı istemiştir. Bu tarihi belirtmesinin nedeni;
anılarında karaladığı, iftira attığı başlıca kişilerin o tarihte yaşamayacağını
düşünmesidir.
“Hayat
ve Hatıratım” adlı yapıtı Türk kamuoyuna tanıtan Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil
olmuştur. 1 Eylül 1963’de yazdığı bir yazıyla anıların varlığını ortaya çıkaran
Tütengil, daha sonra iki yazı daha yayınlar ve bu üç yazısını 1965’de “Dr. Rıza Nur Üzerine Üç Yazı,
Yankılar-Belgeler” adıyla küçük bir kitapta toplamıştır.
Anıları
toplu bir biçimde ilk kez basan ise Altındağ Yayınevi’dir. Yapıtı, 1967/68’de 4
cilt olarak yayınlamıştır. Ancak yayınevi, Rıza Nur’un 1935’de, “British Museum”a
verdiği dört yazmanın tümünü değil, yalnızca Atatürk ve O’nun önderliğini
yaptığı Ulusal Savaşım’ın kadrosuna yönelik olan bölümleri yayınlamıştır. Ne
ilginçtir ki yaşadığı dönemde ve sonrasında ırkçı düşünceleriyle gündeme gelen
ve kendi söylemiyle pek de dindar olmayan (Ramazan ayında şarap içen (s. 76))
Rıza Nur’un anılarını, Türkiye’de İslamcı kesimler sahiplenmiştir. 70’li
yıllarda anıların yoğun bir biçimde tanıtımını yapan fesli sözde tarihçi Kadir
Mısıroğlu ve 1992’de kitabı İşaret Yayınları’ndan çıkaran Abdurrahman Dilipak
kamuoyunda siyasi İslamcı kimlikleri ve Atatürk düşmanlıklarıyla
tanınmaktadırlar. Rıza Nur’dan yalnızca işlerine geldiği biçimde yararlanan bu
kesimler; onun Abdülhamit, Vahdettin, Osmanlı hakkındaki görüşlerini yanlış
bulurken; Mustafa Kemal Atatürk ve çevresi hakkındaki düşüncelerini haklı
bulmuşlardır. Örneğin Altındağ Yayınevi’nin bastığı kitabın önsözünde: “Sultan Abdülhamid, Sultan Vahdettin, son
halife Abdülmecid Efendi, saltanat ve âl-i Osman hakkında söyledikleri kısmen
yetişme şartları kısmen de haber kaynaklarının çürüklüğü yüzünden umumiyetle
yanlıştır.” denilirken, Atatürk ve çevresi hakkındaki görüşlerine ilişkin “okuyucular Rıza Nur’u samimiyet ve hakikate
sadakat gayreti içinde bulacaklar” ve “yakın
tarihimizin bakir gerçekleri üzerine ışık tutan müthiş ifşaat ve vesikalar”
denilmiştir. Yani işlerine nasıl geliyorsa öyle…
Rıza
Nur, anılarını 1928’de yazmaya başlamıştır. Anıları okuduğumuzda görüyoruz ki,
Rıza Nur’u anılarını yazmaya götüren neden, Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927
tarihleri arasında Meclis’de okuduğu Nutuk
adlı yapıtının eline geçmiş olması ve burada kendisi ve yakın geçmişteki
olaylara ilişkin Atatürk’ün saptamalarına karşı yoğun bir kin ve kıskançlıkla
anılarını yazmaya karar vermiş olmasıdır.
Anılarında
sürekli kendini yüceltmeye, kendisi dışında hemen herkesi karalamaya çalışan
Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı yapıtını incelemeye, Atsız ile
ilişkisine, Türkçülük görüşüne ve kadınlarla ilgili düşüncelerine önümüzdeki
sayıda değineceğiz.
Kaynakça:
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım,
İşaret Yayınları, İstanbul,1992.
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım,
Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967.
Vaktiyle Bir Atsız Varmış (Koşak,
Emre, “İçten Açıkyürekli Bir Yorumlama Gereksinimi ya da Atsız’a Komplekssiz
Bir Bakış” makalesi “Rıza Nur” bölümü), Siyah-Beyaz Yayınları, İstanbul, 2013
Özakman, Turgut, Dr. Rıza Nur
Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2009.
Deliorman, Altan, Atsız, Berikan
Yayınevi, Ankara, 2013.
Atsız, Rıza Nur, Çınaraltı, Sayı 52,
19.9.1942.
Bardakçı, Murat, Lozan, Habertürk
Gazetesi, 25.7.2011.
Bardakçı, Murat, Rıza Nur Balonu,
Habertürk Gazetesi, 26.7.2013.
Koloğlu, Orhan, Bilimselden
“Medyatik”e Tarih, Destek Yayınları, İstanbul, 2009.
Coşkun, Alev, Samsun’dan Önce
Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2008.
Rıza Nur Nihal atsızın manevi babasıdır.Atsız,türkeş ve hatta bayar bu hatıratı kabul etmiştir.
YanıtlaSil