Türkçülük, hiçbir zaman teokrasi (din adına yönetim) ve istibdatla
(baskıcı yönetim) bağdaşmaz…
Ziya Gökalp
Yaşam savaşımı canlı türleri ve soylar arasında bütün
görkemiyle süregelmektedir. Bu süreğen durumun izdüşümü olarak milliyet
bilinci, yeryüzünde en eski çağlardan beri insan topluluklarının dimağında, tek
tek ise insanların doğasında yaşayan bir olgudur.
“Hangi milliyete bağlı/ait olduğunu bilmek” tanımlamasında
anlamını bulan “milliyet bilinci”, Fransız Devrimi’inden sonraki -özellikle
savaşların, ve imparatorlukların asli unsurlarına karşı başkaldırışların
yaşandığı- süreçte “milliyet merkezli duyuş”, daha sonraki süreçte kendilerini
“milliyetçi” olarak tanımlayan aydınların başlarını iki ellerinin arasına
almasıyla ve ait oldukları milliyetleri oluşturan toplumları ayıltma-uyandırma
çalışmalarıyla “milliyet merkezli düşünüş”e doğru evrilmiştir.
Kısaca; öncesinde var olan, ancak insan topluluklarının
yönetimsel, hukuki ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur ol(a)mayan “milliyet
bilinci”, Fransız Devrimi ile birlikte adına “milliyetçilik” denilen bir
düşünce dizgesine dönüşmüş, ve ulus-devletlerin, yani millet merkezli
cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte insan topluluklarının yönetimsel, hukuki
ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur, başlıca belirleyen olmuştur.
Başat Sorun;
Egemenliğin Kime Ait Olacağı Sorunu!
Etkisi altına aldığı bütün ülkelerde bir aydın hareketi
olarak başlayan “milliyetçilik”, daha sonrasında “Tanrı” adına yöneten hanedan
ailesinve kendilerinin sömürüldüğü, o egemen ailelerce haksızlıklara
uğratıldıkları, bunun yanında da içlerindeki ve çevrelerindeki diğer ulusların
kendi uluslarının varlığına kast ettikleri hıncıyla hareket eden geniş
yığınlara yön belirlemiştir.
Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız,
şartsız ulusundur” sözü Yunus’un şiirleri gibi anlam içre anlamdır…
Söz, aslında “egemenlik artık ‘Tanrı’ adına yöneten hanedan
ailesinin değildir” ve bununla birlikte “egemenlik ağanın, şeyhin, seçkinci
(elitist) dinci bir topluluğun veya seçkinci dinsiz, din karşıtı bir
topluluğun, bir despotluğun (“tek kişi” merkezli baskıcı yönetim) da
olmayacaktır” anlamını karşılamaktadır. Söz, “egemenliğin, ‘bir milliyete ait
olma bilinci’yle hareket eden güçlü bir toplumun, yani halkın, yani ulusun
olduğu”nu belirterek sonradan sonraya iyice çarpıtılan, içi boşaltılan
“demokrasi”nin de ne olduğunu ortaya koymaktadır.
“Çocuk” denilen yaşlardan itibaren kendisinden çok şey
öğrendiğimiz, 22 Temmuz 2011’de sonsuzluğa erişen değerli yazar Necdet Sevinç,
2002 yılında yazmış olduğu bir yazıda ulusal egemenliği kendince şöyle tanımlar
ve özellikle 3 Kasım 2002’den itibaren seyretmiş olduğumuz “çadır tiyatrosu”nu
çok güzel özetler;
“Benim için millî egemenlik, seçilmişlerin hükümranlığı ya
da meclis hâkimiyeti falan değildir! Şâyet hürsem, özgürsem, bu topraklar bu
gök, bu bayrak ve bu devlet benimse Türklüğü yaşamak demektir millî hakimiyet,
buram buram koklamak demektir!
Türklük ve Türk Milleti’nin bütün mukaddesât ve müktesebâtı
hergün hakarete uğruyor, hergün tezyif, hergün tahkir ediliyorsa Allah’ın
hiçbir kulu Büyük Millet Meclisi’ni, millî egemenliğin delili ve teminatı
olarak gösteremez bana!”(1)
Her şey bu kadar açıktır…
Bir hukuki ve toplumsal düzen olarak laikliğin, ulusal
egemenlikle ve ulus devletle ilişkisini anlattığı, “Yedi Canlı Cumhuriyet” adlı
kitabının önsözündeki söylemlerinde, kültür insanı Özdemir İnce hem 2009
yılında yazdıklarıyla, bir yazarın sonrasında olacaklara ilişkin öngörüsünü
ortaya koyuyor, hem de Necdet Sevinç’in alıntıladığımız söylemlerini, kendi
biçemince tamamlıyor;
“Muhalif dinsel cemaatler, AKP iktidarı döneminde artık siyasal
partilere dönüşmeye başladı. Şu anda ülkeyi yönetmekte olan AKP bir dinsel
cemaatler koalisyonudur. Ve önümüzdeki dönemde bu cemaatlerden biri tek başına
hükümet etmeye başlayabilir. Ulusal devlet ve laik düzen hırpalandığı ya da
ortadan kalktığı için demokrasi rejimi de sona erer. İster demokratik seçimle
olsun, ister olmasın sona erecektir. Bu nedenle tek cemaatin iktidarı kuşkusuz
demokratik yolla gerçekleşmeyecektir. Tek cemaatin kuracağı rejim despotik ve
totaliter olacaktır. Öteki cemaatlerin iktidarı ancak kan dökülerek
gerçekleşebilir. Demokratik seçimlerle iktidara gelmiş olmalarının hiçbir etik
değeri yoktur; kendi cemaatlerinin tek başına iktidarını isteyenler her türlü
fesat ve kargaşayı göze alırlar.”(2)
Laiklik,
Milliyetçilerin “Ulus” Merkezli Bakış Açısı ve Ulusal Egemenlik…
Elbette her laik, milliyetçi değildir. Ancak her milliyetçi
laiktir, laik olmak durumundadır. Laik anlayışa sahip olmak milliyetçi olmanın
en başta gelen zorunluluğudur, “olmazsa olmaz”ıdır.
Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise; milliyetçilik
karşıtlarının hepsi laiklik karşıtı değildir. Laik olup da milliyetçiliğe karşı
olan çeşit çeşit, renk renk, ton ton düşünsel topluluk bulunmaktadır. Ancak
laiklik karşıtlarının tastamam hepsi milliyetçiliğe ve milliyet bilincine
karşıdırlar. Milliyetçiliğe ve milliyet bilincine en büyük zararı verenler ise
“milliyetçi” tanımı içerisinde ele alınan hatta bu tanımın merkezine oturtulan
ancak inançsal bağnazlıklarıyla toplumsal yaşamın her alanında ne olduklarını
ortaya koyan laiklik karşıtlarıdır.
Laik olunmadan ne aydın, ne demokrat, ne de milliyetçi
olunamaz.
Yeryüzünün neresine giderseniz gidin; milliyetçiler, geçmiş
ve gelecekte yaşanmış ve yaşanacak olan olay ve olgulara, yaşama, evrene,
topluma ve bireye “ulus” merkezli bakarlar. Bu bağlamda, sıraladığımız
unsurlara, “din-inanç” merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler
eşyanın doğası gereği kesin kez laiktir, “milliyetçilik” düşüncesi var
olduğundan beri de “laik” tanımı içerisinde değerlendirilir. Ve ancak “din-inanç”
merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler “ulusal egemenlik” diye
bir kaygı taşırlar, “ulusal egemenlik”i ülküden gerçeğe taşımak için çabalarlar
ve erki ele aldıklarında da gerçekleştirirler.
İşte; “ulus” merkezli bakan milliyetçilerin kurduğu ve erki
ele aldığı, bu doğrultuda da “ulusal egemenlik” ve yine bununla bağlantılı “tam
bağımsızlık” kavramlarının hakkının verildiği devlet biçimine de “ulus devlet”
denmektedir.
Konumuzun Türkiye boyutuna ilişkin Ord. Prof. Dr. Reşat
Kaynar’ın saptamalarına değinmek çok yerinde olur;
“Lâik devlet, Türkiye Cumhuriyeti için bir hayat
meselesidir. Çünkü lâik devlette lâiklik zedelendiği takdirde milliyetçilik
zedelenecektir. Milliyetçiliğin zedelenmesi bağımsızlığımızı zedeleyecektir.
Bağımsızlığımızın ve milliyetçiliğimizin zedelenmesi demokratik düzeni yok
edebilir. Bu itibarla laiklik inkılâbı önemlidir.”(3)
Şehit Türkçü aydın Necip Hablemitoğlu’nun, “Türk-İslâm
sentezi” adı altında yürütülen güdümlü algı yönetiminin ipliğini pazara
çıkarttığı bir yazısında belirttiği gibi; “Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi
dindar olabilir”(4). Türkçe
bilen-anlayanlar için belirtmeye bile gerek yok, ancak; “olabilir” sözünün
içeriği “olmak zorunda değildir” anlamını da karşılamaktadır. İslam dininde
“olmayanı oldurmak”, “yoktan var etmek” tek muktedir olan Tanrı’ya aittir. Bu
bağlamda Tanrı’nın dışında hiç kimsenin olmayanı oldurtamayacağı, vicdanlar
üzerinde yetki sahibi olamayacağı ortadayken “Türk-İslâm sentezi” adı altında
yürütülen güdümlü algı yönetiminin olmayanı oldurtmaya çalışan ama kesinlikle
de başaramayan, başaramayınca da ötekileştiren, dışlayan ve bu tutumuyla
bağlantılı olarak hırçınlaşan bağnazlığı, Türkiye’de “Türk milliyetçiliği”
gerçeği adına büyük utanç kaynağıdır.
Halbuki Türkçülüğün en büyük kuramcısı Yusuf Akçura, taa 1903
yılında din-inanç ile toplum ilişkisine ilişkin nasıl bir öngörü ortaya
koymuştur;
Dinler, din olmak bakımından,
gittikçe siyasi önemlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. Toplumsal olmaktan
ziyade bireyselleşiyorlar. Toplumlarda vicdan özgürlüğü, din birliğinin yerini
alıyor. Dinler, toplumların ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hadi ve
kılavuzluğunu üzerlerine alıyor, ancak yaratan ile yaratılan arasındaki vicdani
bağ durumuna geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak milletlerle birleşerek,
milletlere yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve toplumsal
önemlerini koruyabiliyorlar.(5)
Her Bireyin ve Ulus
Birliğinin Güvencesi; Laiklik
Laiklik; dindarların kesinlikle din ve inanç sömürücülerince
sömürülemediği, dindarların sırtlarından geçinilemediği hukuki, toplumsal
düzenin adıdır.
Laiklik; hem çoğunluğun benimsediği dini benimseyen ancak
dinin gereği olan yaşam biçimine pek uymayan veya hiç uymayan bireylerin, hem
farklı din-inanç mensuplarının, hem de dinsizlerin aynı toplum içerisinde
huzurlu, mutlu yaşamasının güvencesidir. Bunun yanında laiklik, “din” adına
aldatılmalarını engelleyerek dindar bireylerin de güvencesidir.
Bu doğrultuda, “laik” olduğu öne sürülen bir devlet olan
Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Diyanet İşleri Başkanlarından Mehmet Nuri
Yılmaz’ın diyanetin yeniden yapılanmasını, devletin dine karışmamasını
istemesi, devletin dinden elini tamamen çekmesi gerektiğini belirtmesi ve 1980
darbesinin dini olumsuz etkilediğini vurgulaması da bu değerlendirmelerimiz
doğrultusunda çok önemli ve anlamlıdır…(6)
“Marksist” olarak bilinen kesimlere göre milliyetçilik, bir
“burjuva ideolojisi”dir. Burjuva, “kentli” (şehirli) demektir. Aslında bu
kesimler, yalnızca bu noktadan bakıldığında milliyetçiliği ve milliyetçileri
doğru tanımlamaktadırlar. Ancak Batı’da, ve sonrasında bütün yeryüzünde yayılan
sanayileşmeyle bağlantılı kentleşme süreci gerçekleşmeden çok daha önce de
milliyetçiliğin ön aşaması olan “milliyet merkezli duyuş ve düşünüş”ü ve onun
da arka planı olan ve her bireyin doğasında yer alan “milliyet bilinci”ni
Batıcı sakat bir algıyla yok saymaktadırlar.
İmparatorlukların çöktüğü, her ulusun artık tamamen kendi
davasının peşine düştüğü sürecin devamında yeniden biçimlenen çağdaş dünyada,
sanayileşmenin (üretimin=sanayi üretiminin) olmadığı yerde kentleşme
(kastettiğimiz sağlıklı bir kentleşme), kentleşmenin olmadığı yerde laikleşme,
laikleşmenin olmadığı yerde de uluslaşma gerçekleşmez.
Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurduktan
sonraki “uluslaşma projesi” yarım kalan, ve daha sonrasında da içi boşaltılan
bir projedir. Çünkü Batılı sömürgeci güç odaklarının yörüngesine girip onların
hammade kaynağından öteye gidemeyen, ancak o odakların “distrübütör”ü,
“acente”si konumunda olan ve zaten bundan dolayı sanayi toplumuna geçemeyen,
süreç içerisinde tarımı ve hayvancılığı da desteklenmeye desteklenmeye
bitirilen ve yine bununla bağlantılı olarak “çarpık kentleşme” kangreninin her
yanı sardığı Türkiye’de “laiklik”, “demokrasi”
ve “milliyetçilik” kavramlarının doğru tanımlanması ve işlerlik kazandırılması
söz konusu bile olamazdı.
Ortaçağ kalıntısı, kırsala egemen olan “ağalık” ve “şeyhlik”
kurumları, kırsaldan tasfiye edilmemesi bir yana “çarpık kentleşme”nin sonucu
olarak büyük yerleşim birimlerine (metropollere) kadar yayılmış, biçim
değiştirerek “çağdaş (şehirli) ağalık” ve “çağdaş şeyhlik” düzenine
geçilmiştir. Ve kentlerde yaşayan toplum, kendisini “bir ulusun bireyi” veya
“yurttaş” olarak değil de “falanca cemaatin müridi”, “filanca mezhebin bağlısı”veya
“feşmekanca aşiretin mensubu” olarak tanımlamış, parçalara ayrılmıştır.
Laikliğin egemen olmadığı toplum ulus özelliği ve niteliği
taşımaz. Çünkü ulus bilincinin egemen olacağı koşullar o toplumda
gerçekleşemez. Farklı dinlere ve/veya mezheplere bağlı olmak (inançsal
bağnazlık) ayrışmanın ve birbiriyle dalaşmanın gerekçesi olur.
Mezhepçi, cemaatçi, aşiretçi, hemşehrici algıların
ayrıştırdığı toplum bir ve diri olamaz. Bu algıların paramparça, darmadağın
edildiği toplum birleşir, diri ve güçlü olur. Bu da laik bir hukuki, toplumsal
düzenle gerçekleşir. “Bir milliyete ait olma bilinci” olarak
tanımlayabileceğimiz “ulus bilinci” bu koşullarda yaşam bulur. Ancak “ulus
bilinci”nin yoğurduğu güçlü toplumda ulusal egemenlik gerçekleşir…
Tek Hukukluluk-Çok
Hukukluluk Bağlamında Toplum ve Devlet
Laik hukuk, her tür inanç ve dinden bireylerden oluşan
toplumda uygulanan, tekil hukuk sistemidir. Bu “tek(il) hukukluluk” durumu da
ulus-devletlerin doğası gereğidir. Atatürk’ün “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış
bir kitle” olarak tanımladığı “ulus” olmanın, “ulus bilinci”ni egemen kılmanın
dolayısıyla da ulusal egemenliğin gereğidir.
Bu bağlamda “tek hukukluluk” demek olan “laik hukuk”un
olmadığı noktada “çok hukukluluk”, yani her dine ve her inanca bağlı kesimlere
ayrı ayrı hukuk kuralları oluşturmak durumunda kalınır. Bu durum, başlı başına
ulus bütünlüğünün bölünmesi ve ayrıştırılması sürecine bir basamak işlevi
görmekte, “ümmet” algısıyla yönlen(diril)en kalabalıkların oluşmasını
sağlamaktadır.
“Çok hukuklu”, “çok kültürlü”, bölünmüş, ayrıştırılmış
toplulukların oluştuğu, oluşturulduğu bir yapıda, “ulus” merkezli değil,
“din-inanç” merkezli bakıldığı için “milliyetçilik” düşüncesinin köküne kibrit
suyu çakılacaktır, böylesi bir yapıda da “ulusal egemenlik” kavramından söz
etmek, söz eden için ahmaklıktan öte bir anlam taşımayacaktır.
Tıpkı Büyük Önder’in Medeni Kanun’un gerekçesinde belirttiği
gibi;
“Kanunları dine dayalı olan devletler, kısa bir zaman sonra
memleketin ve ulusun gereksinimlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez
hükümler açıklarlar. Yaşam yürür, gereksinimler hızla değişir. Dine dayalı
kanunlar, değer içermezler. Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu
nedenle dinlerin yalnızca bir vicdan işi olarak kalması, çağımız uygarlığının
esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın ayırmaçlarından biridir.
Özünü dinden alan kanunlar uygulandıkları toplumları,
indirildikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi önleyen önemli etki ve nedenler
arasında bulunurlar. Bu amaçla hazırlanan Türk Medeni Kanunu, uygar uluslar
arasında en kusursuz ve halkçı olan İsviçre Medeni Kanunu’ndan alınmıştır: Türk
yenilenme tarihi tanık tutularak denilebilir ki, Türk ulusu bu çağın
gereksinimlerine uygun olarak meydana getirilen usa uygun yeniliklerden hiç
birisine karşı çıkmamıştır.
Çağdaş devletler, dini dünyadan ayırmakla, insanlığı,
tarihin en kanlı girişimlerinden kurtarmış, dine gerçek ve devamlı bir taht
olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli etnik grupları kapsayan devletlerde
tek bir yasanın bütün toplulukta uygulanma alanı bulabilmesi için, bunun din
ile ilişkisinin bulunmaması, ulusal egemenlik için zorunluluktur. Çünkü yasalar
dine dayalı olursa, vicdan özgürlüğünü kabul zorunluluğunda olan devlette,
muhtelif dinlere bağlı vatandaşlar için ayrı ayrı yasalar yapmak gerekir. Bu
hal, çağdaş devlette esas olan; politik, sosyal, ulusal birliğe tamamen karşıt
olur… Din, Devlet nazarında; vicdanlarda kaldıkça saygındır ve güvencededir.”(7)
Bağlı olduğu siyasi yapı içerisinde yer yer çok sert
tepkilerle karşılaşsa da bizim düşünce evrenimizin durulaşmasında önemli
katkıları olan Necdet Sevinç, “laik hukuk”u egemen kılıp “ulusal egemenlik”
kavramını yaşama geçirenlerin değerini ortaya koyduktan sonra “laik hukuk”u
yıkıp “ümmet” algısıyla kalabalıkları yönlendirmeyi amaçlayanların gemi hepten
azıya aldıklarında olacak olanları kendi sert biçemiyle, yine 2002 yılında
yazdığı bir yazıda şöyle anlatmıştır;
“Her imparatorluğun bir anavatanı olduğu halde, esefle
kaydediyoruz ki 1453’ten, yeni imparatorluk sürecinin başlangıç tarihinden
itibaren, dönme-devşirme enderun iktidarında pekişen Osmanlı idaresinin
anavatan olarak kabul ettiği bir coğrafya parçası olmamıştır. Hatta Namık
Kemal’e kadar Osmanlı metinlerinde vatan kelimesine dahi rastlanmaz! Vatanın
adı mülk, milletin adı millet-i İbrahim, halkın adı reayadır!
İşte 19 Mayıs 1919’da başlayıp 29 Ekim 1923’te tamamlanan
süreçte halk reaya ve kul olmaktan kurtarılmış, bu coğrafyada yaşayan toplumun
şerefli adı da binlerce yıl sonra kendisine iade edilmiştir: Türk Milleti!
Ve Anadolu coğrafyasında mukaddes Türk millî devleti, yani
Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti’nin diline, kültürüne, tarihine, örfüne,
hukukuna özetle tüm mukaddesatına sahip çıkmış, bu asil milleti ümmet
politikaları içinde eriyip yok olmaktan kurtarmıştır.(…)
Fakat son zamanlarda Türkiye’yi yeniden ümmet toplumu haline
getirmek isteyenler çıkmıştır ortaya.
Büyük Türk Milleti’nin asil ismini kapanası ağızlarına
almaya dahi tenezzül etmeyenler çıkmıştır! Atatürk’ün ‘ Ne mutlu Türk’üm
diyene’ vecizesini ‘ırkçı tahrik’ olarak kabul edip, bir tek Türk bayrağının
dahi dalgalanmadığı salonda İran elçisinin elini öpmek için sıraya giren
meczuplarla, eşkıya reisinin kardeşini kutsamak için tepişen haydutlar ortaya
çıkmıştır.
Şimdi bu meczuplar ve haydutlar, bütün millî mukaddesatımızı
‘bayrak-mayrak’ diye küçümseyen bir suratsızla, Türk Milleti’ne duyduğu kini ‘
Türk olmaktan Allah’a sığınırım’ cümlesiyle kusan bir sipariş genel başkanla
birlikte, utanmadan sizden yetki isteyeceklerdir. Unutmayınız ki bu yetkinin
verilmesi Türk egemenliğinin devşirme çocuklarına devredilmesi demektir.”(8)
(1) Millî Egemenlik
ve Palavracılar, Necdet Sevinç, Kurultay, 21 Nisan 2002
(2) Yedi Canlı
Cumhuriyet, Özdemir İnce, Cumhuriyet Kitapları
(3) Ord.Prof.Dr.
Reşat Kaynar, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 8, Cilt 3, Mart 1987
(4) Organize Suçlar
ve Fethullahçılar–Dr. Necip Hablemitoğlu-http://hablemitoglu.com/organize.htm
(Erişim : 15-12-2011)
(5) Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumu Yayınları
(6) Prof.
Dr. Ali Arayıcı, “Hedef, Laik ve Tam
Demokratik Türkiye”, Yeniden Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Sayı 43, Nisan 2002
(7) Laiklik ve Şeriat Çatışması, Bahir Mazhar
Erüreten, Toplumsal Dönüşüm Yayınları
(8) Cumhuriyet ve
Millî Egemenlik, Necdet Sevinç, Yeniçağ, 29-10-2002
Sayı:2 Mayıs 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder