12 Aralık 2014

Ulusal Egemenlik ve Milliyetçiliğin “Olmazsa Olmaz”ı Laiklik- Emre Koşak

Türkçülük, hiçbir zaman teokrasi (din adına yönetim) ve istibdatla (baskıcı yönetim) bağdaşmaz…
Ziya Gökalp

Yaşam savaşımı canlı türleri ve soylar arasında bütün görkemiyle süregelmektedir. Bu süreğen durumun izdüşümü olarak milliyet bilinci, yeryüzünde en eski çağlardan beri insan topluluklarının dimağında, tek tek ise insanların doğasında yaşayan bir olgudur.

“Hangi milliyete bağlı/ait olduğunu bilmek” tanımlamasında anlamını bulan “milliyet bilinci”, Fransız Devrimi’inden sonraki -özellikle savaşların, ve imparatorlukların asli unsurlarına karşı başkaldırışların yaşandığı- süreçte “milliyet merkezli duyuş”, daha sonraki süreçte kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayan aydınların başlarını iki ellerinin arasına almasıyla ve ait oldukları milliyetleri oluşturan toplumları ayıltma-uyandırma çalışmalarıyla “milliyet merkezli düşünüş”e doğru evrilmiştir.

Kısaca; öncesinde var olan, ancak insan topluluklarının yönetimsel, hukuki ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur ol(a)mayan “milliyet bilinci”, Fransız Devrimi ile birlikte adına “milliyetçilik” denilen bir düşünce dizgesine dönüşmüş, ve ulus-devletlerin, yani millet merkezli cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte insan topluluklarının yönetimsel, hukuki ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur, başlıca belirleyen olmuştur.

Başat Sorun; Egemenliğin Kime Ait Olacağı Sorunu!
Etkisi altına aldığı bütün ülkelerde bir aydın hareketi olarak başlayan “milliyetçilik”, daha sonrasında “Tanrı” adına yöneten hanedan ailesinve kendilerinin sömürüldüğü, o egemen ailelerce haksızlıklara uğratıldıkları, bunun yanında da içlerindeki ve çevrelerindeki diğer ulusların kendi uluslarının varlığına kast ettikleri hıncıyla hareket eden geniş yığınlara yön belirlemiştir.

Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız, şartsız ulusundur” sözü Yunus’un şiirleri gibi anlam içre anlamdır…

Söz, aslında “egemenlik artık ‘Tanrı’ adına yöneten hanedan ailesinin değildir” ve bununla birlikte “egemenlik ağanın, şeyhin, seçkinci (elitist) dinci bir topluluğun veya seçkinci dinsiz, din karşıtı bir topluluğun, bir despotluğun (“tek kişi” merkezli baskıcı yönetim) da olmayacaktır” anlamını karşılamaktadır. Söz, “egemenliğin, ‘bir milliyete ait olma bilinci’yle hareket eden güçlü bir toplumun, yani halkın, yani ulusun olduğu”nu belirterek sonradan sonraya iyice çarpıtılan, içi boşaltılan “demokrasi”nin de ne olduğunu ortaya koymaktadır.

“Çocuk” denilen yaşlardan itibaren kendisinden çok şey öğrendiğimiz, 22 Temmuz 2011’de sonsuzluğa erişen değerli yazar Necdet Sevinç, 2002 yılında yazmış olduğu bir yazıda ulusal egemenliği kendince şöyle tanımlar ve özellikle 3 Kasım 2002’den itibaren seyretmiş olduğumuz “çadır tiyatrosu”nu çok güzel özetler;
Benim için millî egemenlik, seçilmişlerin hükümranlığı ya da meclis hâkimiyeti falan değildir! Şâyet hürsem, özgürsem, bu topraklar bu gök, bu bayrak ve bu devlet benimse Türklüğü yaşamak demektir millî hakimiyet, buram buram koklamak demektir!
Türklük ve Türk Milleti’nin bütün mukaddesât ve müktesebâtı hergün hakarete uğruyor, hergün tezyif, hergün tahkir ediliyorsa Allah’ın hiçbir kulu Büyük Millet Meclisi’ni, millî egemenliğin delili ve teminatı olarak gösteremez bana!(1)
Her şey bu kadar açıktır…

Bir hukuki ve toplumsal düzen olarak laikliğin, ulusal egemenlikle ve ulus devletle ilişkisini anlattığı, “Yedi Canlı Cumhuriyet” adlı kitabının önsözündeki söylemlerinde, kültür insanı Özdemir İnce hem 2009 yılında yazdıklarıyla, bir yazarın sonrasında olacaklara ilişkin öngörüsünü ortaya koyuyor, hem de Necdet Sevinç’in alıntıladığımız söylemlerini, kendi biçemince tamamlıyor;
Muhalif dinsel cemaatler, AKP iktidarı döneminde artık siyasal partilere dönüşmeye başladı. Şu anda ülkeyi yönetmekte olan AKP bir dinsel cemaatler koalisyonudur. Ve önümüzdeki dönemde bu cemaatlerden biri tek başına hükümet etmeye başlayabilir. Ulusal devlet ve laik düzen hırpalandığı ya da ortadan kalktığı için demokrasi rejimi de sona erer. İster demokratik seçimle olsun, ister olmasın sona erecektir. Bu nedenle tek cemaatin iktidarı kuşkusuz demokratik yolla gerçekleşmeyecektir. Tek cemaatin kuracağı rejim despotik ve totaliter olacaktır. Öteki cemaatlerin iktidarı ancak kan dökülerek gerçekleşebilir. Demokratik seçimlerle iktidara gelmiş olmalarının hiçbir etik değeri yoktur; kendi cemaatlerinin tek başına iktidarını isteyenler her türlü fesat ve kargaşayı göze alırlar.(2)

Laiklik, Milliyetçilerin “Ulus” Merkezli Bakış Açısı ve Ulusal Egemenlik…
Elbette her laik, milliyetçi değildir. Ancak her milliyetçi laiktir, laik olmak durumundadır. Laik anlayışa sahip olmak milliyetçi olmanın en başta gelen zorunluluğudur, “olmazsa olmaz”ıdır.
Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise; milliyetçilik karşıtlarının hepsi laiklik karşıtı değildir. Laik olup da milliyetçiliğe karşı olan çeşit çeşit, renk renk, ton ton düşünsel topluluk bulunmaktadır. Ancak laiklik karşıtlarının tastamam hepsi milliyetçiliğe ve milliyet bilincine karşıdırlar. Milliyetçiliğe ve milliyet bilincine en büyük zararı verenler ise “milliyetçi” tanımı içerisinde ele alınan hatta bu tanımın merkezine oturtulan ancak inançsal bağnazlıklarıyla toplumsal yaşamın her alanında ne olduklarını ortaya koyan laiklik karşıtlarıdır.

Laik olunmadan ne aydın, ne demokrat, ne de milliyetçi olunamaz.

Yeryüzünün neresine giderseniz gidin; milliyetçiler, geçmiş ve gelecekte yaşanmış ve yaşanacak olan olay ve olgulara, yaşama, evrene, topluma ve bireye “ulus” merkezli bakarlar. Bu bağlamda, sıraladığımız unsurlara, “din-inanç” merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler eşyanın doğası gereği kesin kez laiktir, “milliyetçilik” düşüncesi var olduğundan beri de “laik” tanımı içerisinde değerlendirilir. Ve ancak “din-inanç” merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler “ulusal egemenlik” diye bir kaygı taşırlar, “ulusal egemenlik”i ülküden gerçeğe taşımak için çabalarlar ve erki ele aldıklarında da gerçekleştirirler.
İşte; “ulus” merkezli bakan milliyetçilerin kurduğu ve erki ele aldığı, bu doğrultuda da “ulusal egemenlik” ve yine bununla bağlantılı “tam bağımsızlık” kavramlarının hakkının verildiği devlet biçimine de “ulus devlet” denmektedir.

Konumuzun Türkiye boyutuna ilişkin Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar’ın saptamalarına değinmek çok yerinde olur;
Lâik devlet, Türkiye Cumhuriyeti için bir hayat meselesidir. Çünkü lâik devlette lâiklik zedelendiği takdirde milliyetçilik zedelenecektir. Milliyetçiliğin zedelenmesi bağımsızlığımızı zedeleyecektir. Bağımsızlığımızın ve milliyetçiliğimizin zedelenmesi demokratik düzeni yok edebilir. Bu itibarla laiklik inkılâbı önemlidir.(3)

Şehit Türkçü aydın Necip Hablemitoğlu’nun, “Türk-İslâm sentezi” adı altında yürütülen güdümlü algı yönetiminin ipliğini pazara çıkarttığı bir yazısında belirttiği gibi; “Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir”(4). Türkçe bilen-anlayanlar için belirtmeye bile gerek yok, ancak; “olabilir” sözünün içeriği “olmak zorunda değildir” anlamını da karşılamaktadır. İslam dininde “olmayanı oldurmak”, “yoktan var etmek” tek muktedir olan Tanrı’ya aittir. Bu bağlamda Tanrı’nın dışında hiç kimsenin olmayanı oldurtamayacağı, vicdanlar üzerinde yetki sahibi olamayacağı ortadayken “Türk-İslâm sentezi” adı altında yürütülen güdümlü algı yönetiminin olmayanı oldurtmaya çalışan ama kesinlikle de başaramayan, başaramayınca da ötekileştiren, dışlayan ve bu tutumuyla bağlantılı olarak hırçınlaşan bağnazlığı, Türkiye’de “Türk milliyetçiliği” gerçeği adına büyük utanç kaynağıdır.
Halbuki Türkçülüğün en büyük kuramcısı Yusuf Akçura, taa 1903 yılında din-inanç ile toplum ilişkisine ilişkin nasıl bir öngörü ortaya koymuştur;

Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasi önemlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. Toplumsal olmaktan ziyade bireyselleşiyorlar. Toplumlarda vicdan özgürlüğü, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, toplumların ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hadi ve kılavuzluğunu üzerlerine alıyor, ancak yaratan ile yaratılan arasındaki vicdani bağ durumuna geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak milletlerle birleşerek, milletlere yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve toplumsal önemlerini koruyabiliyorlar.(5)

Her Bireyin ve Ulus Birliğinin Güvencesi; Laiklik
Laiklik; dindarların kesinlikle din ve inanç sömürücülerince sömürülemediği, dindarların sırtlarından geçinilemediği hukuki, toplumsal düzenin adıdır.

Laiklik; hem çoğunluğun benimsediği dini benimseyen ancak dinin gereği olan yaşam biçimine pek uymayan veya hiç uymayan bireylerin, hem farklı din-inanç mensuplarının, hem de dinsizlerin aynı toplum içerisinde huzurlu, mutlu yaşamasının güvencesidir. Bunun yanında laiklik, “din” adına aldatılmalarını engelleyerek dindar bireylerin de güvencesidir.

Bu doğrultuda, “laik” olduğu öne sürülen bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Diyanet İşleri Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz’ın diyanetin yeniden yapılanmasını, devletin dine karışmamasını istemesi, devletin dinden elini tamamen çekmesi gerektiğini belirtmesi ve 1980 darbesinin dini olumsuz etkilediğini vurgulaması da bu değerlendirmelerimiz doğrultusunda çok önemli ve anlamlıdır…(6)

“Marksist” olarak bilinen kesimlere göre milliyetçilik, bir “burjuva ideolojisi”dir. Burjuva, “kentli” (şehirli) demektir. Aslında bu kesimler, yalnızca bu noktadan bakıldığında milliyetçiliği ve milliyetçileri doğru tanımlamaktadırlar. Ancak Batı’da, ve sonrasında bütün yeryüzünde yayılan sanayileşmeyle bağlantılı kentleşme süreci gerçekleşmeden çok daha önce de milliyetçiliğin ön aşaması olan “milliyet merkezli duyuş ve düşünüş”ü ve onun da arka planı olan ve her bireyin doğasında yer alan “milliyet bilinci”ni Batıcı sakat bir algıyla yok saymaktadırlar.
İmparatorlukların çöktüğü, her ulusun artık tamamen kendi davasının peşine düştüğü sürecin devamında yeniden biçimlenen çağdaş dünyada, sanayileşmenin (üretimin=sanayi üretiminin) olmadığı yerde kentleşme (kastettiğimiz sağlıklı bir kentleşme), kentleşmenin olmadığı yerde laikleşme, laikleşmenin olmadığı yerde de uluslaşma gerçekleşmez.

Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurduktan sonraki “uluslaşma projesi” yarım kalan, ve daha sonrasında da içi boşaltılan bir projedir. Çünkü Batılı sömürgeci güç odaklarının yörüngesine girip onların hammade kaynağından öteye gidemeyen, ancak o odakların “distrübütör”ü, “acente”si konumunda olan ve zaten bundan dolayı sanayi toplumuna geçemeyen, süreç içerisinde tarımı ve hayvancılığı da desteklenmeye desteklenmeye bitirilen ve yine bununla bağlantılı olarak “çarpık kentleşme” kangreninin her yanı sardığı Türkiye’de “laiklik”,  “demokrasi” ve “milliyetçilik” kavramlarının doğru tanımlanması ve işlerlik kazandırılması söz konusu bile olamazdı.
Ortaçağ kalıntısı, kırsala egemen olan “ağalık” ve “şeyhlik” kurumları, kırsaldan tasfiye edilmemesi bir yana “çarpık kentleşme”nin sonucu olarak büyük yerleşim birimlerine (metropollere) kadar yayılmış, biçim değiştirerek “çağdaş (şehirli) ağalık” ve “çağdaş şeyhlik” düzenine geçilmiştir. Ve kentlerde yaşayan toplum, kendisini “bir ulusun bireyi” veya “yurttaş” olarak değil de “falanca cemaatin müridi”, “filanca mezhebin bağlısı”veya “feşmekanca aşiretin mensubu” olarak tanımlamış, parçalara ayrılmıştır.

Laikliğin egemen olmadığı toplum ulus özelliği ve niteliği taşımaz. Çünkü ulus bilincinin egemen olacağı koşullar o toplumda gerçekleşemez. Farklı dinlere ve/veya mezheplere bağlı olmak (inançsal bağnazlık) ayrışmanın ve birbiriyle dalaşmanın gerekçesi olur.
Mezhepçi, cemaatçi, aşiretçi, hemşehrici algıların ayrıştırdığı toplum bir ve diri olamaz. Bu algıların paramparça, darmadağın edildiği toplum birleşir, diri ve güçlü olur. Bu da laik bir hukuki, toplumsal düzenle gerçekleşir. “Bir milliyete ait olma bilinci” olarak tanımlayabileceğimiz “ulus bilinci” bu koşullarda yaşam bulur. Ancak “ulus bilinci”nin yoğurduğu güçlü toplumda ulusal egemenlik gerçekleşir…

Tek Hukukluluk-Çok Hukukluluk Bağlamında Toplum ve Devlet
Laik hukuk, her tür inanç ve dinden bireylerden oluşan toplumda uygulanan, tekil hukuk sistemidir. Bu “tek(il) hukukluluk” durumu da ulus-devletlerin doğası gereğidir. Atatürk’ün “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olarak tanımladığı “ulus” olmanın, “ulus bilinci”ni egemen kılmanın dolayısıyla da ulusal egemenliğin gereğidir.

Bu bağlamda “tek hukukluluk” demek olan “laik hukuk”un olmadığı noktada “çok hukukluluk”, yani her dine ve her inanca bağlı kesimlere ayrı ayrı hukuk kuralları oluşturmak durumunda kalınır. Bu durum, başlı başına ulus bütünlüğünün bölünmesi ve ayrıştırılması sürecine bir basamak işlevi görmekte, “ümmet” algısıyla yönlen(diril)en kalabalıkların oluşmasını sağlamaktadır.
“Çok hukuklu”, “çok kültürlü”, bölünmüş, ayrıştırılmış toplulukların oluştuğu, oluşturulduğu bir yapıda, “ulus” merkezli değil, “din-inanç” merkezli bakıldığı için “milliyetçilik” düşüncesinin köküne kibrit suyu çakılacaktır, böylesi bir yapıda da “ulusal egemenlik” kavramından söz etmek, söz eden için ahmaklıktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Tıpkı Büyük Önder’in Medeni Kanun’un gerekçesinde belirttiği gibi;
“Kanunları dine dayalı olan devletler, kısa bir zaman sonra memleketin ve ulusun gereksinimlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler açıklarlar. Yaşam yürür, gereksinimler hızla değişir. Dine dayalı kanunlar, değer içermezler. Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin yalnızca bir vicdan işi olarak kalması, çağımız uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın ayırmaçlarından biridir.

Özünü dinden alan kanunlar uygulandıkları toplumları, indirildikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi önleyen önemli etki ve nedenler arasında bulunurlar. Bu amaçla hazırlanan Türk Medeni Kanunu, uygar uluslar arasında en kusursuz ve halkçı olan İsviçre Medeni Kanunu’ndan alınmıştır: Türk yenilenme tarihi tanık tutularak denilebilir ki, Türk ulusu bu çağın gereksinimlerine uygun olarak meydana getirilen usa uygun yeniliklerden hiç birisine karşı çıkmamıştır.

Çağdaş devletler, dini dünyadan ayırmakla, insanlığı, tarihin en kanlı girişimlerinden kurtarmış, dine gerçek ve devamlı bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli etnik grupları kapsayan devletlerde tek bir yasanın bütün toplulukta uygulanma alanı bulabilmesi için, bunun din ile ilişkisinin bulunmaması, ulusal egemenlik için zorunluluktur. Çünkü yasalar dine dayalı olursa, vicdan özgürlüğünü kabul zorunluluğunda olan devlette, muhtelif dinlere bağlı vatandaşlar için ayrı ayrı yasalar yapmak gerekir. Bu hal, çağdaş devlette esas olan; politik, sosyal, ulusal birliğe tamamen karşıt olur… Din, Devlet nazarında; vicdanlarda kaldıkça saygındır ve güvencededir.(7)

Bağlı olduğu siyasi yapı içerisinde yer yer çok sert tepkilerle karşılaşsa da bizim düşünce evrenimizin durulaşmasında önemli katkıları olan Necdet Sevinç, “laik hukuk”u egemen kılıp “ulusal egemenlik” kavramını yaşama geçirenlerin değerini ortaya koyduktan sonra “laik hukuk”u yıkıp “ümmet” algısıyla kalabalıkları yönlendirmeyi amaçlayanların gemi hepten azıya aldıklarında olacak olanları kendi sert biçemiyle, yine 2002 yılında yazdığı bir yazıda şöyle anlatmıştır;

Her imparatorluğun bir anavatanı olduğu halde, esefle kaydediyoruz ki 1453’ten, yeni imparatorluk sürecinin başlangıç tarihinden itibaren, dönme-devşirme enderun iktidarında pekişen Osmanlı idaresinin anavatan olarak kabul ettiği bir coğrafya parçası olmamıştır. Hatta Namık Kemal’e kadar Osmanlı metinlerinde vatan kelimesine dahi rastlanmaz! Vatanın adı mülk, milletin adı millet-i İbrahim, halkın adı reayadır!
İşte 19 Mayıs 1919’da başlayıp 29 Ekim 1923’te tamamlanan süreçte halk reaya ve kul olmaktan kurtarılmış, bu coğrafyada yaşayan toplumun şerefli adı da binlerce yıl sonra kendisine iade edilmiştir: Türk Milleti!
Ve Anadolu coğrafyasında mukaddes Türk millî devleti, yani Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti’nin diline, kültürüne, tarihine, örfüne, hukukuna özetle tüm mukaddesatına sahip çıkmış, bu asil milleti ümmet politikaları içinde eriyip yok olmaktan kurtarmıştır.(…)
Fakat son zamanlarda Türkiye’yi yeniden ümmet toplumu haline getirmek isteyenler çıkmıştır ortaya.
Büyük Türk Milleti’nin asil ismini kapanası ağızlarına almaya dahi tenezzül etmeyenler çıkmıştır! Atatürk’ün ‘ Ne mutlu Türk’üm diyene’ vecizesini ‘ırkçı tahrik’ olarak kabul edip, bir tek Türk bayrağının dahi dalgalanmadığı salonda İran elçisinin elini öpmek için sıraya giren meczuplarla, eşkıya reisinin kardeşini kutsamak için tepişen haydutlar ortaya çıkmıştır.
Şimdi bu meczuplar ve haydutlar, bütün millî mukaddesatımızı ‘bayrak-mayrak’ diye küçümseyen bir suratsızla, Türk Milleti’ne duyduğu kini ‘ Türk olmaktan Allah’a sığınırım’ cümlesiyle kusan bir sipariş genel başkanla birlikte, utanmadan sizden yetki isteyeceklerdir. Unutmayınız ki bu yetkinin verilmesi Türk egemenliğinin devşirme çocuklarına devredilmesi demektir.(8)

(1) Millî Egemenlik ve Palavracılar, Necdet Sevinç, Kurultay, 21 Nisan 2002
(2) Yedi Canlı Cumhuriyet, Özdemir İnce, Cumhuriyet Kitapları
(3) Ord.Prof.Dr. Reşat Kaynar, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 8, Cilt 3, Mart 1987
(4) Organize Suçlar ve Fethullahçılar–Dr. Necip Hablemitoğlu-http://hablemitoglu.com/organize.htm (Erişim : 15-12-2011)
(5) Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumu Yayınları
(6) Prof. Dr. Ali Arayıcı, “Hedef, Laik ve Tam Demokratik Türkiye”, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Sayı 43, Nisan 2002
(7) Laiklik ve Şeriat Çatışması, Bahir Mazhar Erüreten, Toplumsal Dönüşüm Yayınları
(8) Cumhuriyet ve Millî Egemenlik, Necdet Sevinç, Yeniçağ, 29-10-2002

Sayı:2 Mayıs 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder