“Edepsizler
meydanından yer verme bize Tanrım
Bu devirden
geride ko bu devirden etme bizi“
Türkçü gençler arasında yaygınlaşan "andalık"
kavramı, Nihal Atsız’ın romanlarını okuyup etkilenen gençlerin birbirleri
arasında kullandıkları bir hitap biçimini almıştır. Anlamı; “kan kardeşi”
demektir.
Bozkurtların Ölümü’nde şöyle geçer:
“Onbaşılar kımızdan birer yudum içtikten sonra kalanını
toprağa serptiler:
- “Gök tanık olsun. Yer tanık olsun. Ağaç tanık olsun. Su
tanık olsun. And içtik. Anda
olduk. Kan kardeşiyiz” dediler.”
Kullanımı kadar anlamına da sahip çıkmak gerekir.
Kan kardeşliği (andalık) kavramıyla, ilkokul çağlarımda Ömer
Seyfettin’in “And” adlı öyküsüyle tanıştım. Orada,
Mıstık’ın andası için kuduz köpeğe karşı canını öne koyduğu atılış, yaşamım
boyunca adanmışlığın simgesi oldu.
Yaşamım süresince dostluk kurduğum ya da bir biçimde
tanış olduğum kimselerin sıkıntılarında her zaman en önde olma güdüsü buradan
geliyor.
İnsanların birbirleri için fedakârlıkta
bulunması kadar erdemli bir davranış yoktur. Karşılık beklenmeden atılan
her adım kurulan dostlukların temeline işler.
Birbirine “Anda” diye hitap eden birçok
kişi bu öyküden habersizdir. Oysa andalığın nakış nakış işlendiği bu şahane
kısa öykü her Türk çocuğunun küçük yaşta okuması gereken ender
eserlerdendir.
Okumamışlığı olanlar mutlaka okusunlar, orada bir Türk’ün
can dostu için yaşamını feda eden atılışı-geri dönmeyişi anlatılıyor.
Günümüzde birbirinin ayağını kaydırmak için pusuda
bekleyen sözde(!) andalar bir yana, Mıstıklar bir yana. Böyleleri az gelir
yeryüzüne. Hele de merdin hasına hasret olduğumuz şu günlerde mumla arıyoruz
Mıstıkları.
Öyküde Türk çocuklarının ahlakî saflığı ön plandadır. Bu
değerler içerisinde andalığın tanımı şöyle yapılıyordu:
“ Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna "ant
içmek" derler. Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye
kadar yardım ederler, dertli günlerinde birbirlerine koşarlar.”
Mıstık’ın kan kardeşi için kendini feda edişi göz
dolduracak nitelikte bir ibretlik durumdur.
“Bilmiyorum, aradan ne kadar zaman geçti? Belki altı
ay... Belki bir yıl... Mıstık'la kan kardeşi olduğumuzu unutmuştum nedense.
Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte dönüyorduk. Bir gün hava çok
sıcaktı. Büyük Hoca, bize yarım günlük tatil verdi. Tıpkı perşembe günü gibi...
Mıstık'la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına
mendilimi koymuştum... Terimi silemediğim için yüzüm sırılsıklamdı. Büyük,
geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yığılmış bir duvarın temelleri vardı.
Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından
birkaç adam kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, "Kaçınız, kaçınız,
ısıracak!.." diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık. Önce ben
biraz kendimi toplayarak, "Aman, kaçalım..." dedim. Gözleri ateş gibi
parlayan köpek bize yetişmişti. O zaman Mıstık, "Sen arkama
saklan!..." diye haykırdı, önüme geçti. Köpek ona saldırdı.
İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir
gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.
Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere
yuvarlandılar. Mıstık'ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş, bana pek
uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün
gücüyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından,
burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı
yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık, "Bir şey yok... Acımıyor... Biraz
çizildi..." diyordu. Evine götürdüler.”
Köpeğin kuduz olması Mıstık’ın yaşamına mâloldu.
Ve öykü şöylece biter:
“…Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi
bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi
gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında
olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ
beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için
ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar
parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri
ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm.
Ve ulusumuzdan, sezgilerle bezeli Türklükten
uzaklaştıkça, daha kokuşmuş derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun,
bu ahlâk ve bozuculuk, vefasızlık ve bencillik, bayağılık ve miskinlik
cehenneminin dibinde, üzgün ve şartlanmış kıvranırken, saf ve nurdan geçmiş,
kaybolmuş bir cennetin gerçekten uzak bir serabı halinde karşımda açılır...
Beni mutlu eder. Saatlerce Mıstık'ın anısıyla, bu aziz ve soylu üzüntünün
eskiyip, unutuldukça daha çok değeri artan tatlı hüzünlü acısından tat
duyarım...”
İnsanların ikiyüzlülüğünden, beleşçiliğinden,
engerekliğinden ve korkaklığından her nefret edişimde Mıstık gözümde canlanır
ve hüzünlü sonu gözlerimi doldurur.
Sayı:2 Mayıs 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder