10 Aralık 2014

Hedef Turan, Rehber Kur’an… Billahi kuyruklu Yalan- Cazim Gürbüz

Yıl 1969... Erzurum’da ilk bozkurt resimli pankart astığımızda aldığımız tepki: “Bu it ne bele?.. Haa gurt mi?.. O da cenavar, ne işiz var ola cenavarınan?..”

”Dokuz Işık Yürüyüşü var birkaç gün sonra, o pankart da onun için. Yılma Ağabeyi (Yılma Durak), bir şeyler sezinlemiş ki, daha önceden teksir ettirdiğimiz o marşın bir sözcüğünü değiştirip yeniden teksir ettiriyor. Korkut Akbaş’ın bir şiiriydi bu marşın sözleri.  “Sende bütün umutlar/Göğe yükselsin tuğum/Haykırıyor bozkurtlar/Selam sana başbuğum” diye başlıyordu. Aradaki bir dörtlüğü de hatırlıyorum: “Türklük bir yiğit arar/Tanrı Dağları kadar/Canlansın hatıralar/Selâm sana Başbuğ'um “. Ve son dörtlük, o da aklımda: “Tanrım güç versin sana/Acısın Türkistan’a /Selam selam Turan’a/Selam sana başbuğum”. Yılma Ağabeyi’nin değiştirttiği sözcük, son dörtlüğün üçüncü dizesindeki “Turan” sözcüğü; onun yerine “İslam” yazıyoruz ve “Selam selam İslam’a” diye söylemeye başlıyoruz.

Biz, böyle kendimizi kandırdıktan başka, dindar halkı da kandıracağımızı sanır, Turan yerine güya İslam’ı monte ederken, birileri yürüyüşümüzden önceki gece harekete geçiyorlar. Sabah namazında camilere gidenler, kapıların önünde kimin yazdığı belli olmayan bildiriler buluyorlar. Şöyle diyordu o bildirilerde (mealen): “Ey cemaat-i müslimin! Bugün yürüyüş yapacak olanları iyi tanı! Bunlar, sana yalandan Müslümanlık taslayacaklar. Oysa, bunlar ırkçılardır, ‘kurda tapmaktadırlar’. Geçen hafta bu putlarını birkaç binaya da astılar. Bunların liderleri, Menderes’i astırdı... Falan filan...”
Yürüyüşü biz 1969’un Mayıs’ında yapıyoruz, o yılın Ekim’inde de genel seçimler oluyor. 1968 Adana Kongresi’nde MHP üst yönetimini el geçiren ekip, seçim kampanyasında “mukaddesatçı” söylemler kullanılması için Türkeş’i ikna ediyor. Radyo konuşmalarında neler deniyor neler. Faruk Akküllah “Hak yol İslam yazacağız” diyor, Ahmet Er “Muhammedi Düzen”den dem vuruyor, şimdi o yüz kızartıcı işten tutuklu bulunan meşhur Hüseyin Üzmez (o zaman MHP’li idi evet) “Allah’ın nurunu tamamlamaktan” söz ediyor.

Nurcular karşı atağa geçiyorlar hemen, arkalarında Adalet Partisi ve Demirel var. Pek ünlü avukatları Bekir Berk’e “İslami Hareket ve Türkeş” diye bir risale hazırlatıp dağıtıyorlar. Erzurum’daki yürüyüşümüzde seslendirilen savlar, daha geniş olarak veriliyor bu kitapçıkta. (Bekir Berk, 50’li yıllarda milliyetçiler arasından ayrılıp nur taifesine katılacağı zaman “Yeşilin ticaretini en iyi ben yapacağım” demiş bir adamdır.)
1969 seçimlerinde MHP, zar-zor 1 milletvekili çıkarıyor. Yalnızca Türkeş giriyor Meclise. “Yeşilin ticaretini iyi yapanlar” kazanıyorlar o seçimi. MHP’nin din istismarına kimse inanmıyor.
Şimdi tam burada size, daha önce yazıp fakat güncel olmadığı için yayımlayamadığım bir yazımı özetleyerek sunacağım, tam sırası geldi şimdi.

MHP’den kopma sebeplerini Özdağ’dan dinlemiştim:
Duyduk ki Muzaffer Özdağ, Erzurum’a gelmiş, arkadaşı, Yüzbaşı Ercüment Yahşi’nin evinde misafir, hemen damladık Ercüment Yahşi’nin eşi Leyla Yahşi’nin eczanesine ve rahmetli Özdağ’ı, birkaç gün sonra yapacağımız Ülkü Ocakları’nın gecesine davet etmek istediğimizi söyledik. Davetimize icabet etmekle kalmadı rahmetli Özdağ, Hemşin Pastanesinde bizimle sohbet etmeyi de kabul etti.
Bu sohbet sırasında biz, ısrarla sözü, Özdağ’ın MHP üst yönetiminden ayrılıp, 1969 seçimlerinde neden aday olmadığına getirmek istiyorduk, rahmetli de direniyordu. Yılma Ağabey, bir ara “Biz, Türkeş’siz MHP düşünemeyiz... Ama Özdağ’sız MHP de, evladı gurbete gitmiş eve benzer, hüzün ve özlem vardır. Şu gençlerin çoğu size hayrandırlar, onlara anlatacak bir şeyleriniz olmalı, öyle değil mi? ” dedi. Rahmetli gülümsedi, direnci kırılmıştı. Başladı anlatmaya.
 Şimdi ben, rahmetli Özdağ’ın anlattıklarını belleğimin izin verdiği ölçüde aktaracağım, göreceksiniz ki, mesele kişisel değil, ilkeseldir. 1969 seçimlerinde MHP adına radyo konuşmalarından birini yapan eski MBK üyesi Ahmet Er, “Muhammedî düzen kuracağız” demişti. Şimdi, Vakit gazetesi yazarı olan Hüseyin Üzmez ve rahmetli Faruk Akküllah da aynı koşutlukta sözler etmişlerdi. Bir konferansında “En büyük Bozkurt Mustafa Kemal’dir” diyen Özdağ, bu kafadaki kişilerin partide üst düzey yetkili yapılmasını ve bunlara radyo konuşmaları yaptırılmasından rahatsızdı, değerlendirmeleri şöyle idi: “Arkadaşlar, bilir misiniz? Bazı Darendeliler dolaşır Anadolu’yu, kokulu Kur’an-ı Kerim satarlar. MHP, geçtiğimiz seçim, bu Darendelilere benzedi. Bütün bu olacakları daha önceden görüp bunlarla mücadele etmeye çalıştım, uyarılarım sonuç vermeyince de, 1969 seçimlerinde aday olmadım, partideki görevimden ayrıldım.”
Öğreneceğimiz öğrenmiştik. Rahmetli Özdağ’ı misafir edildiği eve bıraktıktan sonra, kendi aramızda tartıştık anlattıklarını, kimimiz hak verdi rahmetli Özdağ’a, kimimiz haksız bulduk. İki gün sonraki gecemizin de onur konuğu oldu rahmetli, güzel de bir konuşma yaptı, duygulandırdı hepimizi. Özdağ, 12 Mart 1971 muhtırasından bir hafta önce, MHP üyeliğinden de istifa edip, parti ile olan ilgisini tümden kesti.       
          
“Darendeliler gibi kokulu Kur’an-ı Kerim satma” işinden, 1969 seçim yenilgisine rağmen vazgeçmiyor MHP. 1970 yılı Aydınlar Ocağı’nın da kuruluş yılı. Bu ocak “Türk-İslam” sentezi diye ucube bir ideoloji atıyor ortaya, MHP’ye de benimsetmeye çalışıyor. 1970 yılı Aralık ayında bu ocağına kuruluş çalışmalarına tanık olmuştum İstanbul’da. Bu ocağın kurucularının çoğu, o günkü İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Nihat Çetinkaya’dan hiç memnun değillerdi, onun “Kuru Türkçü, Atsızcı” olduğunu ifade ediyorlardı. TMTF (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) Genel Başkanı Soner Karaman’la işbirliği ve dirsek temasında bulunuyorlardı. Nerden mi biliyorum? Şurdan: TMTF’nin Erzurum Bölgesel Yürütme Kurulu Sekreteri idim, başkan olan değerli arkadaşım İlhami Kafkas’la birlikte, payımıza düşen ödeneği almaya gelmiştik İstanbul’a. Yılma Ağabeyi de bizimle idi, ona da Dündar Taşer ve Sadi Somuncuoğlu, Soner Karaman’la Nihat Çetinkaya’nın arasını bulma görevi vermişlerdi. Nihat’ı Erzurum’dan tanıyorduk, iki yıl Erzurum Edebiyat Fakültesi’nde okuduktan sonra, İstanbul’a nakletmişti. Yılma Ağabeyi, yirmi günlük bir uğraştan sonra, geçici bir ateşkes sağladı, ama bu anlaşmazlık derinleşerek sürdü, sorun ideolojikti. 1971 yılında, Nihat Çetinkaya ve arkadaşlarının (bunların içinde, 1980’den sonra ANAP ve DYP’de 46 ruhu diyerek dolaşıp en sonunda Bahçeli’ye biat ve iltica eden Celal Adan da vardır) usturalı bir gurup tarafından kovalanmasıyla, Türk-İslam sentezcileri teşkilata hâkim oldular.

12 Mart ara rejimi döneminde sıkı Atatürkçü kesilmişti MHP. Ama zahirde öyle,  aslında parti ve ocaklar malum zihniyetin elinde idi. Fakat bildirilerimizde sıkı Atatürkçülük yapıyorduk. O yıl, biz dokuz arkadaş Malazgirt Savaşı’nın 900’üncü yıl dönümü münasebetiyle Erzurum’dan Malazgirt’e yayan gidiyoruz. Yürüyüşümüz Erzurum havuzbaşında Atatürk heykeline çelenk konularak başlıyor, Malazgirt’te de kaymakamlık önündeki Atatürk büstüne çelenk konulup saygı duruşu ile bitiyor. Malazgirt’teki nurcuların “İyi, imanlı çocuklar ama, o putun karşısında niye öyle put gibi durdular ki?” dediklerini, oradaki arkadaşlarımız bize anlatmışlardı.

1972 yılı böyle geçti. 1973 yılına geldik, seçim vardı yine. Biz yine İslamcı olmuştuk. İşte, birilerinin şimdilerde yine seslendirmeye çalıştıkları “Hedef Turan, rehber Kur’an” sloganı da o yıl icat olunup söylenmeye başlandı. Başlandı ve dillere persenk oldu yıllarca. Artık biz 68 kuşağı ülkücülerin söylediği “Çankaya yolundayız balam yaşadıkça Türkçüyüz/Irkımızın emrinde milli hareketçiyiz” marşı da söylenmiyordu. “Milliyeti-Toplumcuyuz kuracağız Turan’ı” dizesi bulunan bu marş da “tu kaka” edilmişti. Turan, denilecekse, buna mutlaka bir Kur’an da eklenmeliydi, “Halk ne anlardı milliyetçi-toplumculuktan?”  
Bir ara (sanırım 1978 yılı idi) Türkeş, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganı ile bu “Hedef Turan, rehber Kur’an” sloganını yasakladı, fakat dinlenmedi sözü. Necip Fazıl’ı 1977 seçimlerinde getirir başköşeye oturtursanız, olacak budur. 12 Eylül’den sonra MHP’de üst düzey görevlerde bulunmuş birisini dinliyordum geçende bir TV kanalında, “MHP Turanî ve Kur’anî bir partidir” diyordu. Alın işte, bir Necip Fazıl tortusu size.
Evet, şimdi artık bu söylem ve sloganın otopsisini yapabiliriz. Yapalım ve bakalım ne imiş bu Turan-Kur’an meselesi.

“Turan meselesi”... Bu mesele Macaristan’dan çıkmadır. “Turan Cemiyeti”, 1910 yılında Macaristan’da kurulmuştur. Türkoloji de dünyada ilk kez bir bilim dalı olarak Budapeşte’deki bir üniversitede kürsü olarak faaliyet göstermiştir. Türkçülük bize kuzeyden yani Kırım, Kafkas ve Tataristan’dan gelmiştir. Turancılığı ise Macarlardan öğrenmişizdir. Macar Turancıları “Turan”ın öyle Kur’anî bir kavram değil coğrafi bir kavram olduğunu söylemektedirler. “Turan benim için coğrafi bir kavramdır. Tipolojik bir kavramdır. Çöllerle savaşan, iklimin değişimiyle birlikte zorlanan Orta Asyalılara, bozkır sakinlerine özgü bir kavram. İçinde, halk sınırı tanımayan bozkıra ait bir kavram. Oradan oraya sürüklenen, bazen imparatorluklar kurarak birleşen halkları özdeşlik damgalıyor. ”

“Turan, bu görkemli kavram bir zamanlar dünya üzerinde egemenlik demekti. Antik Asya’daki savaş çığlığıydı Turan. Şimdi artık unutulan, ama yakın gelecekte belki de ulusların gökyüzünde yeniden yükselen bir yıldız gibi parlayacak olan Turan... Asya’nın sonsuz bozkırlarını zincirlenemez kısrağı gibi Turan.”

Yine Macar Turancılarından Arpad Zemplenyi, Turan kavramının asla dinsel bir yanı olmadığını şöyle ifade ediyor: “Bu akımın dinsel bir yanı yok. Olması da mümkün değil, çünkü içinde Hıristiyanların, Müslümanların, Budistlerin, Yahudilerin, Konfüçyüscülerin ve paganların bulunacağı bir dünya federasyonu ancak geniş bir inanç hoşgörüsü çerçevesinde ayakta kalabilir”
Macaristan’da yayımlanan Turan Dergisi’nde Büyük Türkçü Hüseyinzade Ali Turan’ın  “Turan” adlı bir şiiri yayımlanıyordu. Hüseyinzade Ali Bey, bu şiirinde, sanki bugünün “Hedef Turan, rehber Kur’an”cılarına yanıt veriyordu:

“Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvân
Ecdadımızın müşterek menşei Turan
Birdir yolumuz ermek için nur ile hakka
Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an
Cengizleri titretti şu afakı seraser
Timurları hükmetti şehin şahlara  yekser
Fatihlerine geçti bütün kişver-i kayser
Turan’ı da Turancılığı da bizim fikriyatımıza ve literatürümüze sokan Ziya Gökalp’tir. Onun ünlü “Turan Manzumesi”, Turan’ı belleklere ve gönüllere nakşetmiştir. Bu manzumenin son iki dizesi, bir savsöz, bir hedef, bir Kızılelma gibiydi: “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan/Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir Turan". Ziya Gökalp, Turan’ın kısa tanımını da şöyle yapıyordu: Turan, Türkçülüğün uzak ülküsüdür”. Gökalp sayesinde, Turan ideolojisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin resmi ideolojisi oldu. Gelgelelim, ne Gökalp’ten ne de İttihat ve Terakki önderlerinin ağzından “Hedefimiz Turan, rehberimiz Kur’an” gibi bir slogan duyulmadı ( ya da biz mi bilmiyoruz?). Birinci Dünya Savaşı başlarken İttihat Terakki Partisi iktidarda idi. Padişaha “Kutsal Cihad” ilan ettirdiler, Sancak-ı Şerif’i çıkardılar. Ancak böylesi (ya da benzeri) bir sloganı hiç kullanmadı ve de düşünmediler.

Kuzey Türkleri, yani Rus Çarlığı esaretinde yaşayan Türkler arasında da hızla yayılıyordu Turan ülküsü. Yayılıyordu ya, bu ülkü hep ceditçiler arasında yer buluyordu.  Ceditçi gelenek ilerici ve Turancı idi; kadimci gelenek; gerici, tutucu ve Rus Çarlığı işbirlikçisi, medrese ve molla takımı idi. Ceditçiler de bizdeki Türkçüler gibiydiler, asla dinsiz ya da din düşmanı değillerdi. Ancak İslam’da bir yeniden yapılanmadan yanaydılar. Gökalp bunun için

“Benim dinim ne ümittir ne korku/Allah’ıma sevdiğimden taparım/Ne cennet, ne cehennemden bir korku/Almaksızın vazifemi yaparım.
Vaiz! Bana muhabbeti şerheyle/Ben aramam şeytan nedir, melek ne?/Erenlerin esrarından söz söyle/Seven kimdir, sevilen kim, sevmek ne?”

Bolşevik Devrimin ardından sahneye çıkan Sultan Galiyev, bu ceditçi geleneğin ilke ve fikirlerini özümlemiş bir aydındı. Türkçü ve Turancı idi. Ve de marksistti. Şimdi uzun uzadıya Galiyev konusuna girmek istemiyorum (yukarıda girdik), ancak, Galiyev’in bir Sosyalist Turan Devleti peşinde olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Stalin tarafından dışlanması, hapsedilmesi ve idamı da bu yüzden oldu zaten. Galiyev bir ateistti, Turan’ı Kur’an’a bağlayanlardan olamazdı elbette, ama Turancıydı sapına kadar, bu sloganı icat edenlerin yedi ceddine Turancılık dersi verecek kadar Turancıydı. Sovyet İdaresi’nin cami kapatmasına karşı çıkacak kadar da dine saygılı ve yürekli bir adamdı, bunu de eklemek gerek.

Gelelim Türkçülüğün ve Turancılığın Cumhuriyet dönemindeki zirve ismi Atsız’a. Atsız’ı bilenler, makale ve kitaplarını azıcık okumuş olanlar, onun böylesi bir sloganı asla hoş görmeyeceğini, hoş görmediğini bilirler. Yukarıda, 1969 seçimlerinde MHP sözcülerinin radyo konuşmalarında neler dediklerini yazmıştım. O zaman Atsız, Ötüken Dergisi’nde “Camiler açık, minarelerden ezan okunuyor, isteyen hacca da gidiyor, bundan öte ‘Muhammedî Düzen’ isteyenler, başka şeyler isterler” diye yazmış ve MHP’nin girdiği yolu sorgulamıştı. Şimdi birileri, Atsız’ın “İlk Türkçüler İslamcı, ilk İslamcılar da Türkçüdür” diye yazdığını yazmaktadırlar. Bu tam bir şark kurnazlığıdır. Bunlara Atsız’ın o makalelerinden ne örnekler veririz, ne örnekler, çok mahcup olurlar o zaman.        
Yukarıdaki anlatımlarım yeterince açık: Turancı gelenekte böyle bir sloganın ne lafzı var, ne de ruhu. Bu, Aydınlar Ocağı’nın (1980’den sonra da Türk Ocağı’nın) Türk-İslam Sentezi gibi, Ülkücü Hareketin vücuduna ustaca sokuşturduğu bir virüstür. Perde arkasındaki gerekçe de oldukça masumdur: İslamî bir tat da katarsak, dinci kesim bundan hoşlanır ve oy verir milliyetçilere. Bu kesim, milliyetçilere oy verdi mi, vermedi mi, bunu kaç seçimdir görüyoruz. Yalnızca 1999 seçimlerinde, o da başörtüsü hatırına oy verdi, 2002’de onu da geri aldılar. Bakınız, (İmam-Hatip İslamî Forum) adını taşıyan bir internet sitesinde ne diyorlar: ‘Rehber Kur'an ise hedef Turan olamaz.. Hedef Turan ise rehber Kur'an olamaz.’. Yani böylesi ödünsel sloganlarla onların kafasını değiştiremezsiniz. Siz değişirsiniz, hatta başkalaşırsınız; devekuşuna dönersiniz; yani ne devesinizdir, ne kuş. Dinciler kârlı çıkarlar sizin ödünsel ve kişiliksiz yaklaşımlarınızdan. Hiçbir İslamcı, bu sloganlara kapılarak Türkçü olmamıştır bugüne dek , “Hedef Turan, rehber Kur’an” sloganı ile dalga geçmişlerdir her daim. Son yirmi yılda hiçbir İmam-Hatip Okulu’ndan Türk Milliyetçisi yetişmemiştir. Yani dememiz o ki, laik eğitimin olmadığı, uygulanmadığı, savunulmadığı yerde, Türkçülük de kalmıyor, Turancılık da.  Türkçülük düşüncesinin doruk adlarının ortaya koyduğu dört şarta bakınca bizim haklılığımız tescilleniyor. İşte o dört şart:  ‘Bilimsel’ olmak, ‘Demokratik’ olmak, ‘Anti-Emperyalist’ ve ‘Laik’ olmak. Bunları olmazsanız, Fethullah Turancısı olursunuz, bu dört şartı Türklük ve Cumhuriyetçilik amentüsü sayan milliyetçilere dudak bükersiniz. Sonra? Sonra, Fethullah Gülen’i davet edersiniz Türk Ocağı’na,  ‘Hüseyin Nihal Atsız Türk Dünyasına Hizmet Ödülü’ verirsiniz. Ya da Türk Ocağı’nın üstüne vazifeymiş gibi, başörtüsü ile ilgili yasaklamaları eleştirirsiniz internet sitenizde.


Sizin Turan’ınız benim Turan’ım değildir. Kur’an’ınız da galiba benim Kur’an’ım değil. Değil çünkü, bu satırların yazarı; namazında, niyazında inançlı bir adamdır. Kur’an’ı Kerim’i de mealinden ve tefsirinden okur elinden geldiğince. 6666 ayeti aradı, taradı, Turan’a rastlayamadı. Siz “kitapta yerini bulmuşsunuz” galiba, ya da derin hocalarınız  Kur’an’daki Turan’ın şifrelerini vermiş olmalılar size.  Verin bize de şunları, Allah rızası için... “

Sayı:8 Kasım 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder