Yıl 1969... Erzurum’da ilk bozkurt
resimli pankart astığımızda aldığımız tepki: “Bu it ne bele?.. Haa gurt mi?.. O
da cenavar, ne işiz var ola cenavarınan?..”
”Dokuz Işık Yürüyüşü var birkaç gün
sonra, o pankart da onun için. Yılma Ağabeyi (Yılma Durak), bir şeyler
sezinlemiş ki, daha önceden teksir ettirdiğimiz o marşın bir sözcüğünü
değiştirip yeniden teksir ettiriyor. Korkut Akbaş’ın bir şiiriydi bu marşın
sözleri. “Sende bütün umutlar/Göğe yükselsin tuğum/Haykırıyor bozkurtlar/Selam
sana başbuğum” diye başlıyordu. Aradaki bir dörtlüğü de hatırlıyorum: “Türklük
bir yiğit arar/Tanrı Dağları kadar/Canlansın hatıralar/Selâm sana Başbuğ'um “. Ve
son dörtlük, o da aklımda: “Tanrım güç
versin sana/Acısın Türkistan’a /Selam selam Turan’a/Selam sana başbuğum”. Yılma
Ağabeyi’nin değiştirttiği sözcük, son dörtlüğün üçüncü dizesindeki “Turan” sözcüğü; onun yerine “İslam” yazıyoruz ve “Selam selam İslam’a” diye söylemeye
başlıyoruz.
Biz, böyle kendimizi kandırdıktan
başka, dindar halkı da kandıracağımızı sanır, Turan yerine güya İslam’ı monte
ederken, birileri yürüyüşümüzden önceki gece harekete geçiyorlar. Sabah
namazında camilere gidenler, kapıların önünde kimin yazdığı belli olmayan
bildiriler buluyorlar. Şöyle diyordu o bildirilerde (mealen): “Ey cemaat-i
müslimin! Bugün yürüyüş yapacak olanları iyi tanı! Bunlar, sana yalandan
Müslümanlık taslayacaklar. Oysa, bunlar ırkçılardır, ‘kurda tapmaktadırlar’. Geçen
hafta bu putlarını birkaç binaya da astılar. Bunların liderleri, Menderes’i
astırdı... Falan filan...”
Yürüyüşü biz 1969’un Mayıs’ında
yapıyoruz, o yılın Ekim’inde de genel seçimler oluyor. 1968 Adana Kongresi’nde
MHP üst yönetimini el geçiren ekip, seçim kampanyasında “mukaddesatçı”
söylemler kullanılması için Türkeş’i ikna ediyor. Radyo konuşmalarında neler
deniyor neler. Faruk Akküllah “Hak yol
İslam yazacağız” diyor, Ahmet Er “Muhammedi
Düzen”den dem vuruyor, şimdi o yüz kızartıcı işten tutuklu bulunan meşhur
Hüseyin Üzmez (o zaman MHP’li idi evet) “Allah’ın
nurunu tamamlamaktan” söz ediyor.
Nurcular karşı atağa geçiyorlar
hemen, arkalarında Adalet Partisi ve Demirel var. Pek ünlü avukatları Bekir
Berk’e “İslami Hareket ve Türkeş”
diye bir risale hazırlatıp dağıtıyorlar. Erzurum’daki yürüyüşümüzde
seslendirilen savlar, daha geniş olarak veriliyor bu kitapçıkta. (Bekir Berk,
50’li yıllarda milliyetçiler arasından ayrılıp nur taifesine katılacağı zaman
“Yeşilin ticaretini en iyi ben yapacağım” demiş bir adamdır.)
1969 seçimlerinde MHP, zar-zor 1
milletvekili çıkarıyor. Yalnızca Türkeş giriyor Meclise. “Yeşilin ticaretini iyi yapanlar” kazanıyorlar o seçimi. MHP’nin
din istismarına kimse inanmıyor.
Şimdi tam burada size, daha önce
yazıp fakat güncel olmadığı için yayımlayamadığım bir yazımı özetleyerek
sunacağım, tam sırası geldi şimdi.
MHP’den
kopma sebeplerini Özdağ’dan dinlemiştim:
Duyduk
ki Muzaffer Özdağ, Erzurum’a gelmiş, arkadaşı, Yüzbaşı Ercüment Yahşi’nin
evinde misafir, hemen damladık Ercüment Yahşi’nin eşi Leyla Yahşi’nin
eczanesine ve rahmetli Özdağ’ı, birkaç gün sonra yapacağımız Ülkü Ocakları’nın gecesine
davet etmek istediğimizi söyledik. Davetimize icabet etmekle kalmadı rahmetli
Özdağ, Hemşin Pastanesinde bizimle sohbet etmeyi de kabul etti.
Bu
sohbet sırasında biz, ısrarla sözü, Özdağ’ın MHP üst yönetiminden ayrılıp, 1969
seçimlerinde neden aday olmadığına getirmek istiyorduk, rahmetli de
direniyordu. Yılma Ağabey, bir ara “Biz, Türkeş’siz MHP düşünemeyiz... Ama
Özdağ’sız MHP de, evladı gurbete gitmiş eve benzer, hüzün ve özlem vardır. Şu
gençlerin çoğu size hayrandırlar, onlara anlatacak bir şeyleriniz olmalı, öyle
değil mi? ” dedi. Rahmetli gülümsedi, direnci kırılmıştı. Başladı anlatmaya.
Şimdi ben, rahmetli Özdağ’ın anlattıklarını
belleğimin izin verdiği ölçüde aktaracağım, göreceksiniz ki, mesele kişisel
değil, ilkeseldir. 1969 seçimlerinde MHP adına radyo konuşmalarından birini
yapan eski MBK üyesi Ahmet Er, “Muhammedî düzen kuracağız” demişti. Şimdi, Vakit gazetesi yazarı olan
Hüseyin Üzmez ve rahmetli Faruk Akküllah da aynı koşutlukta sözler etmişlerdi.
Bir konferansında “En büyük Bozkurt Mustafa Kemal’dir” diyen Özdağ, bu kafadaki
kişilerin partide üst düzey yetkili yapılmasını ve bunlara radyo konuşmaları
yaptırılmasından rahatsızdı, değerlendirmeleri şöyle idi: “Arkadaşlar, bilir
misiniz? Bazı Darendeliler dolaşır Anadolu’yu, kokulu Kur’an-ı Kerim satarlar.
MHP, geçtiğimiz seçim, bu Darendelilere benzedi. Bütün bu olacakları daha
önceden görüp bunlarla mücadele etmeye çalıştım, uyarılarım sonuç vermeyince
de, 1969 seçimlerinde aday olmadım, partideki görevimden ayrıldım.”
Öğreneceğimiz
öğrenmiştik. Rahmetli Özdağ’ı misafir edildiği eve bıraktıktan sonra, kendi
aramızda tartıştık anlattıklarını, kimimiz hak verdi rahmetli Özdağ’a, kimimiz
haksız bulduk. İki gün sonraki
gecemizin de onur konuğu oldu rahmetli, güzel de bir konuşma yaptı, duygulandırdı
hepimizi. Özdağ, 12 Mart 1971 muhtırasından bir hafta önce, MHP üyeliğinden de
istifa edip, parti ile olan ilgisini tümden kesti.
“Darendeliler
gibi kokulu Kur’an-ı Kerim satma” işinden, 1969 seçim yenilgisine
rağmen vazgeçmiyor MHP. 1970 yılı Aydınlar Ocağı’nın da kuruluş yılı. Bu ocak
“Türk-İslam” sentezi diye ucube bir ideoloji atıyor ortaya, MHP’ye de
benimsetmeye çalışıyor. 1970 yılı Aralık ayında bu ocağına kuruluş
çalışmalarına tanık olmuştum İstanbul’da. Bu ocağın kurucularının çoğu, o günkü
İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Nihat Çetinkaya’dan hiç memnun değillerdi, onun
“Kuru Türkçü, Atsızcı” olduğunu ifade ediyorlardı. TMTF (Türkiye Milli Talebe
Federasyonu) Genel Başkanı Soner Karaman’la işbirliği ve dirsek temasında bulunuyorlardı.
Nerden mi biliyorum? Şurdan: TMTF’nin Erzurum Bölgesel Yürütme Kurulu Sekreteri
idim, başkan olan değerli arkadaşım İlhami Kafkas’la birlikte, payımıza düşen
ödeneği almaya gelmiştik İstanbul’a. Yılma Ağabeyi de bizimle idi, ona da
Dündar Taşer ve Sadi Somuncuoğlu, Soner Karaman’la Nihat Çetinkaya’nın arasını
bulma görevi vermişlerdi. Nihat’ı Erzurum’dan tanıyorduk, iki yıl Erzurum
Edebiyat Fakültesi’nde okuduktan sonra, İstanbul’a nakletmişti. Yılma Ağabeyi,
yirmi günlük bir uğraştan sonra, geçici bir ateşkes sağladı, ama bu anlaşmazlık
derinleşerek sürdü, sorun ideolojikti. 1971 yılında, Nihat Çetinkaya ve
arkadaşlarının (bunların içinde, 1980’den sonra ANAP ve DYP’de 46 ruhu diyerek
dolaşıp en sonunda Bahçeli’ye biat ve iltica eden Celal Adan da vardır)
usturalı bir gurup tarafından kovalanmasıyla, Türk-İslam sentezcileri teşkilata
hâkim oldular.
12 Mart ara rejimi döneminde sıkı
Atatürkçü kesilmişti MHP. Ama zahirde öyle,
aslında parti ve ocaklar malum zihniyetin elinde idi. Fakat bildirilerimizde
sıkı Atatürkçülük yapıyorduk. O yıl, biz dokuz arkadaş Malazgirt Savaşı’nın
900’üncü yıl dönümü münasebetiyle Erzurum’dan Malazgirt’e yayan gidiyoruz.
Yürüyüşümüz Erzurum havuzbaşında Atatürk heykeline çelenk konularak başlıyor,
Malazgirt’te de kaymakamlık önündeki Atatürk büstüne çelenk konulup saygı
duruşu ile bitiyor. Malazgirt’teki nurcuların “İyi, imanlı çocuklar ama, o putun karşısında niye öyle put gibi
durdular ki?” dediklerini, oradaki arkadaşlarımız bize anlatmışlardı.
1972 yılı böyle geçti. 1973 yılına
geldik, seçim vardı yine. Biz yine İslamcı olmuştuk. İşte, birilerinin
şimdilerde yine seslendirmeye çalıştıkları “Hedef
Turan, rehber Kur’an” sloganı da o yıl icat olunup söylenmeye başlandı.
Başlandı ve dillere persenk oldu yıllarca. Artık biz 68 kuşağı ülkücülerin
söylediği “Çankaya yolundayız balam
yaşadıkça Türkçüyüz/Irkımızın emrinde milli hareketçiyiz” marşı da
söylenmiyordu. “Milliyeti-Toplumcuyuz kuracağız Turan’ı” dizesi bulunan bu marş da “tu kaka” edilmişti. Turan, denilecekse,
buna mutlaka bir Kur’an da eklenmeliydi, “Halk ne anlardı
milliyetçi-toplumculuktan?”
Bir ara (sanırım 1978 yılı idi)
Türkeş, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”
sloganı ile bu “Hedef Turan, rehber
Kur’an” sloganını yasakladı, fakat dinlenmedi sözü. Necip Fazıl’ı 1977
seçimlerinde getirir başköşeye oturtursanız, olacak budur. 12 Eylül’den sonra
MHP’de üst düzey görevlerde bulunmuş birisini dinliyordum geçende bir TV
kanalında, “MHP Turanî ve Kur’anî bir
partidir” diyordu. Alın işte, bir Necip Fazıl tortusu size.
Evet, şimdi artık bu söylem ve
sloganın otopsisini yapabiliriz. Yapalım ve bakalım ne imiş bu Turan-Kur’an
meselesi.
“Turan meselesi”... Bu mesele
Macaristan’dan çıkmadır. “Turan Cemiyeti”, 1910 yılında Macaristan’da
kurulmuştur. Türkoloji de dünyada ilk kez bir bilim dalı olarak Budapeşte’deki
bir üniversitede kürsü olarak faaliyet göstermiştir. Türkçülük bize kuzeyden
yani Kırım, Kafkas ve Tataristan’dan gelmiştir. Turancılığı ise Macarlardan
öğrenmişizdir. Macar Turancıları “Turan”ın öyle Kur’anî bir kavram değil
coğrafi bir kavram olduğunu söylemektedirler. “Turan benim için coğrafi bir
kavramdır. Tipolojik bir kavramdır. Çöllerle savaşan, iklimin değişimiyle
birlikte zorlanan Orta Asyalılara, bozkır sakinlerine özgü bir kavram. İçinde,
halk sınırı tanımayan bozkıra ait bir kavram. Oradan oraya sürüklenen, bazen
imparatorluklar kurarak birleşen halkları özdeşlik damgalıyor. ”
“Turan,
bu görkemli kavram bir zamanlar dünya üzerinde egemenlik demekti. Antik
Asya’daki savaş çığlığıydı Turan. Şimdi artık unutulan, ama yakın gelecekte
belki de ulusların gökyüzünde yeniden yükselen bir yıldız gibi parlayacak olan
Turan... Asya’nın sonsuz bozkırlarını zincirlenemez kısrağı gibi Turan.”
Yine Macar Turancılarından Arpad
Zemplenyi, Turan kavramının asla dinsel bir yanı olmadığını şöyle ifade ediyor:
“Bu akımın dinsel bir yanı yok. Olması da mümkün değil, çünkü içinde
Hıristiyanların, Müslümanların, Budistlerin, Yahudilerin, Konfüçyüscülerin ve paganların
bulunacağı bir dünya federasyonu ancak geniş bir inanç hoşgörüsü çerçevesinde
ayakta kalabilir”
Macaristan’da yayımlanan Turan
Dergisi’nde Büyük Türkçü Hüseyinzade Ali Turan’ın “Turan” adlı bir şiiri yayımlanıyordu.
Hüseyinzade Ali Bey, bu şiirinde, sanki bugünün “Hedef Turan, rehber
Kur’an”cılarına yanıt veriyordu:
“Sizlersiniz
ey kavm-i Macar bizlere ihvân
Ecdadımızın
müşterek menşei Turan
Birdir
yolumuz ermek için nur ile hakka
Mümkün
mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an
Cengizleri
titretti şu afakı seraser
Timurları
hükmetti şehin şahlara yekser
Fatihlerine
geçti bütün kişver-i kayser”
Turan’ı da Turancılığı da bizim
fikriyatımıza ve literatürümüze sokan Ziya Gökalp’tir. Onun ünlü “Turan
Manzumesi”, Turan’ı belleklere ve gönüllere nakşetmiştir. Bu manzumenin son iki
dizesi, bir savsöz, bir hedef, bir Kızılelma gibiydi: “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan/Vatan, büyük ve müebbed
bir ülkedir Turan". Ziya Gökalp, Turan’ın kısa tanımını da şöyle
yapıyordu: “Turan, Türkçülüğün uzak ülküsüdür”. Gökalp sayesinde, Turan
ideolojisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin resmi ideolojisi oldu. Gelgelelim,
ne Gökalp’ten ne de İttihat ve Terakki önderlerinin ağzından “Hedefimiz Turan,
rehberimiz Kur’an” gibi bir slogan duyulmadı ( ya da biz mi bilmiyoruz?). Birinci
Dünya Savaşı başlarken İttihat Terakki Partisi iktidarda idi. Padişaha “Kutsal
Cihad” ilan ettirdiler, Sancak-ı Şerif’i çıkardılar. Ancak böylesi (ya da
benzeri) bir sloganı hiç kullanmadı ve de düşünmediler.
Kuzey Türkleri, yani Rus Çarlığı
esaretinde yaşayan Türkler arasında da hızla yayılıyordu Turan ülküsü.
Yayılıyordu ya, bu ülkü hep ceditçiler arasında yer buluyordu. Ceditçi gelenek ilerici ve Turancı idi;
kadimci gelenek; gerici, tutucu ve Rus Çarlığı işbirlikçisi, medrese ve molla
takımı idi. Ceditçiler de bizdeki Türkçüler gibiydiler, asla dinsiz ya da din
düşmanı değillerdi. Ancak İslam’da bir yeniden yapılanmadan yanaydılar. Gökalp
bunun için
“Benim
dinim ne ümittir ne korku/Allah’ıma sevdiğimden taparım/Ne cennet, ne
cehennemden bir korku/Almaksızın vazifemi yaparım.
Vaiz!
Bana muhabbeti şerheyle/Ben aramam şeytan nedir, melek ne?/Erenlerin esrarından
söz söyle/Seven kimdir, sevilen kim, sevmek ne?”
Bolşevik Devrimin ardından sahneye
çıkan Sultan Galiyev, bu ceditçi geleneğin ilke ve fikirlerini özümlemiş bir
aydındı. Türkçü ve Turancı idi. Ve de marksistti. Şimdi uzun uzadıya Galiyev
konusuna girmek istemiyorum (yukarıda girdik), ancak, Galiyev’in bir Sosyalist
Turan Devleti peşinde olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Stalin tarafından
dışlanması, hapsedilmesi ve idamı da bu yüzden oldu zaten. Galiyev bir
ateistti, Turan’ı Kur’an’a bağlayanlardan olamazdı elbette, ama Turancıydı
sapına kadar, bu sloganı icat edenlerin yedi ceddine Turancılık dersi verecek
kadar Turancıydı. Sovyet İdaresi’nin cami kapatmasına karşı çıkacak kadar da
dine saygılı ve yürekli bir adamdı, bunu de eklemek gerek.
Gelelim Türkçülüğün ve Turancılığın
Cumhuriyet dönemindeki zirve ismi Atsız’a. Atsız’ı bilenler, makale ve
kitaplarını azıcık okumuş olanlar, onun böylesi bir sloganı asla hoş
görmeyeceğini, hoş görmediğini bilirler. Yukarıda, 1969 seçimlerinde MHP
sözcülerinin radyo konuşmalarında neler dediklerini yazmıştım. O zaman Atsız,
Ötüken Dergisi’nde “Camiler açık,
minarelerden ezan okunuyor, isteyen hacca da gidiyor, bundan öte ‘Muhammedî
Düzen’ isteyenler, başka şeyler isterler” diye yazmış ve MHP’nin girdiği
yolu sorgulamıştı. Şimdi birileri, Atsız’ın “İlk Türkçüler İslamcı, ilk İslamcılar da Türkçüdür” diye yazdığını
yazmaktadırlar. Bu tam bir şark kurnazlığıdır. Bunlara Atsız’ın o
makalelerinden ne örnekler veririz, ne örnekler, çok mahcup olurlar o
zaman.
Yukarıdaki anlatımlarım yeterince
açık: Turancı gelenekte böyle bir sloganın ne lafzı var, ne de ruhu. Bu,
Aydınlar Ocağı’nın (1980’den sonra da Türk Ocağı’nın) Türk-İslam Sentezi gibi,
Ülkücü Hareketin vücuduna ustaca sokuşturduğu bir virüstür. Perde arkasındaki
gerekçe de oldukça masumdur: İslamî bir tat da katarsak, dinci kesim bundan
hoşlanır ve oy verir milliyetçilere. Bu kesim, milliyetçilere oy verdi mi,
vermedi mi, bunu kaç seçimdir görüyoruz. Yalnızca 1999 seçimlerinde, o da
başörtüsü hatırına oy verdi, 2002’de onu da geri aldılar. Bakınız, (İmam-Hatip
İslamî Forum) adını taşıyan bir internet sitesinde ne diyorlar: ‘Rehber Kur'an ise hedef Turan olamaz..
Hedef Turan ise rehber Kur'an olamaz.’.
Yani böylesi ödünsel sloganlarla onların kafasını değiştiremezsiniz. Siz
değişirsiniz, hatta başkalaşırsınız; devekuşuna dönersiniz; yani ne
devesinizdir, ne kuş. Dinciler kârlı çıkarlar sizin ödünsel ve kişiliksiz
yaklaşımlarınızdan. Hiçbir İslamcı, bu sloganlara kapılarak Türkçü olmamıştır
bugüne dek , “Hedef Turan, rehber Kur’an” sloganı ile dalga geçmişlerdir her
daim. Son yirmi yılda hiçbir İmam-Hatip Okulu’ndan Türk Milliyetçisi yetişmemiştir.
Yani dememiz o ki, laik eğitimin olmadığı, uygulanmadığı, savunulmadığı yerde,
Türkçülük de kalmıyor, Turancılık da. Türkçülük düşüncesinin doruk adlarının
ortaya koyduğu dört şarta bakınca bizim haklılığımız tescilleniyor. İşte o dört
şart: ‘Bilimsel’ olmak, ‘Demokratik’
olmak, ‘Anti-Emperyalist’ ve ‘Laik’ olmak. Bunları olmazsanız, Fethullah Turancısı olursunuz, bu dört
şartı Türklük ve Cumhuriyetçilik amentüsü sayan milliyetçilere dudak
bükersiniz. Sonra? Sonra, Fethullah Gülen’i davet edersiniz Türk Ocağı’na, ‘Hüseyin Nihal Atsız Türk Dünyasına Hizmet
Ödülü’ verirsiniz. Ya da Türk Ocağı’nın üstüne vazifeymiş gibi, başörtüsü ile
ilgili yasaklamaları eleştirirsiniz internet sitenizde.
Sizin Turan’ınız benim Turan’ım
değildir. Kur’an’ınız da galiba benim Kur’an’ım değil. Değil çünkü, bu
satırların yazarı; namazında, niyazında inançlı bir adamdır. Kur’an’ı Kerim’i
de mealinden ve tefsirinden okur elinden geldiğince. 6666 ayeti aradı, taradı,
Turan’a rastlayamadı. Siz “kitapta yerini bulmuşsunuz” galiba, ya da derin
hocalarınız Kur’an’daki Turan’ın
şifrelerini vermiş olmalılar size. Verin
bize de şunları, Allah rızası için... “
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder