“Batı
Dünyasında zırt-pırt anayasa değiştirildiğini bilmiyorum. Afrika ülkelerinde
belki oluyordur, ama oraları ilgi sahama girmiyor…”
Yayın Kurulu Üyemiz Fırat
Kargıoğlu’nun, Ulukayın adına Saygın Buğra Atsız’la gerçekleştirmiş olduğu
söyleşi…
Fırat Kargıoğlu : Türkiye'de
"Türkçü" olarak bilinen çevrelerde "Nihal Atsız'ın oğlu"
olarak biliniyorsunuz. Kanada'da yaşayan, ancak Türkiye'nin gündeminden bir an
olsun kopmayan Buğra Atsız kimdir? Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Buğra Atsız : Ben Atsız’ın küçük oğluyum… Biliyorsunuz; bir de
ağabeyim Yağmur var… 2013 yazında 67 yaşımda olacağım. Hayatımın büyük bir
kısmı, hattâ en uzun kısmı Almanya’da geçti. “Bu esnada bütün Avrupa’nın
tamâmını dolaştım ve tanıdım” diyebilirim. 1977’de Münih Üniversitesi’nden
târih doktorası ile mezun oldum. Askerliğim için Türkiye’ye geldim ve bu arada
evlendim. Eşim bazı Türkçü geçinen, ama kendini ve haddini bilmez ahmakların
iddiâ ettiği gibi yabancı değil, Kadıköy-Mühürdarlı bir Türk kızıdır. İki oğlum
ve bir kızım var. Askerliğim bittikten sonra yeni doğmuş oğlumu da alarak
tekrar Almanya’ya döndüm. Aslında niyetim Türkiye’de kalarak üniversitelerden
birine intisâb etmekti. Olmamasının sebebi Münih’e geldikleri zaman evimde
kalmasını bilen prof.ların, doçentlerin bana verdikleri sözleri tutmamış
olmalarıdır, hikâyesi uzundur. Burada anlatmaya gerek yok… Ama bu insanlarla
aynı çatı altında çalışmak mecbûriyetinde kalmamış olmaktan da üzüntü
duymuyorum. Türk üniversitelerinin hâlini aklı başında herkes görüyor. Elbette
değerli hocaları tenzîh ederim. Askerliğim bittikten ve Türkiye’de, İstanbul’da
bir üniversitede çalışamayacağım belli olunca ve o sıralar Münih’de bulunan ve
Sovyet Rusya’nın Asya kısmına orada konuşulan önemli dillerde yayın yapan ve
bir Amerikan kuruluşu olan Radio Liberty’den iş teklifi gelince tekrar Münih’e
döndüm ve orada 15 yıla yakın bir zaman değişik görevlerde çalıştım. Bundan
dolayı bana “CIA ajanı” sıfatını lâyık gören dangalaklar da çıkmıştır. 1995’de
radyo, Prag şehrine taşınırken bana iş teklifinde bulunulmadığından İstanbul’a
döndük. Kızım da Münih’de dünyaya gelmişti. Türkiye’de 3 yıl kadar kaldık.
Radyoda siyâsî analist olarak da çalışmış olmam dolayısıyla bugün olacakları
kestirdim ki çocuklarımın da selâmeti için Türkiye’yi terk ettim. 1998’de
Kanada’ya yerleştik. Kısa bir müddet önce emekli oldum. Şu anda bir-iki kitap
üzerinde çalışıyorum. Ama bir mecbûriyetim olmadığından işler ağır yürüyor.
Neyse ki biri bitmek üzere. Tabiî bu arada iki de torun çıktı ortaya. Onlarla
uğraşmak doğrusu Osmanlı târihiyle uğraşmaktan daha zevkli… Bir de şunu
ekleyeyim. 1998’den beri Kanada’da yaşamama rağmen Türkiye’nin içinde
bulunduğu, daha doğrusu getirildiği fecî durumu her gün internet vasıtasıyla
üzülerek tâkib ediyorum. Olaylara uzaktan baktığım için Türk olmayanlar, ama
maalesef idâreyi ellerinde tutanlar tarafından yapılan tahribâtı ve ülkenin
çöküşünü daha iyi görüyorum ve gelecek için karamsarım. Türkiye’nin
devşirmelerle uzun müddet idâre edilemeyeceğini bu millet daha hâlâ öğrenemedi
sanırım. Târih Türkler’in kulağını ikinci defa çekiyor gibi. Ama bu sefer
koparacağa benzer.
“Ağzına ‘Türk milleti’ veyâ ‘Türk’
kelimesini alamayan yöneticilerin olduğu bir ülkede Türk egemenliğinden bahs
etmek garip olur.”
Fırat Kargıoğlu : Dergimizin 2. sayısında, dosya konusunu “Ulusal
Egemenlik” olarak belirledik. Bu vesileyle, sizinle de, Türkiye’de “Türk
egemenliği”nin geldiği son noktayı konuşmak istedik. Bildiğiniz üzre; bugün
itibâriyle Türkiye’de Türk kimliği, çeşitli siyâsî topluluklarca ortak düşman
olarak ilân edilmiş durumda. Kozmopolit solun kadim Türk düşmanlığını bir
kenara koyarsak, söz konusu siyâsî toplulukları, kabaca, üç başlık altında
özetlemek mümkün: İslâmcılar, Kürtçüler ve de “liberal” geçinen II.
Cumhûriyetçiler. Sizce, Türk düşmanlığı üzerine oluşturulmuş bu teslisi nasıl yorumlamak
gerekir?
Buğra Atsız : Devletin kendisine tanıdığı bütün imkânlardan istifâde
ederek anayasadan ve her yerden Türk, Türkiye, Türk Bayrağı, Türkiye
Cumhûriyeti vs. gibi isimleri ve sembolleri silmeye, ortadan kaldırmaya
çalışan, bunun yapılması için tâmimlerle resmî dâirelere emirler yağdıran bir
hükûmetin, ağzına “Türk milleti” veyâ “Türk” kelimesini alamayan, kısaca millî
kimliği kabûl etmeyen yöneticilerin olduğu bir ülkede Türk egemenliğinden bahs
etmek garip olur. Türk kimliğinin resmen tartışmaya açılması yanılmıyorsam Özal
zamânında hazretin kaleme aldığı saçma-sapan bir kitapla başlamıştı. Özal’ın
Kürt kanı taşıdığı için ve ABD’nin kaynatmakta olduğu Irak planlarına yardakçı
olmak için bu işe soyunduğunu tahmin ediyorum. Halbuki Türk kimliğinin babam
Atsız’ın yazılarını okumuş olanlar nasıl târif edildiğini bilirler. Türk’ün
târifinin “Türk” olmayanlar ve Türk’e diş bileyenler tarafından yapılmaya
kalkışılması ve bunun ciddîye alınması kadar saçma birşey düşünemiyorum.
Türklük benim için kan meselesidir, ama kendini “Türk” hisseden herkese de “Türk”
denilmesi gerekir. Kendisini “Türk” hissetmese bile Türkler’in kurduğu bu
devlete ve yasalarına sâdık kalmak şartıyla hangi etnik kökenden olursa olsun
herkes “Türkiye Cumhûriyeti vatandaşı” olarak Türkler’in sâhip olduğu haklara
sâhiptirler. Türklük herkesin kendi meşrebine göre biçeceği veyâ kaldırıp çöpe
atacağı don değildir. İslâmcılar, ki hâl-i hazırda bunların çoğunluğunu “Nûrcu”
denen tâife teşkîl etmektedir ve hükûmet içerisinde de bunlardan yeterince
mevcuttur, “Saîd” denen zavallı bir Kürd’ün peşinden gitmekte olan bir ahmak
sürüsüdür. Saîd öldüğü için yüzlerini Fetullah denen ajana dönmüşlerdir.
Birinin derdi İngiliz’e hizmetti, berikinin derdi İngiliz’in yerini almış olan
Amerika’ya hizmet… Aralarındaki tek fark tasmalarından tutan sâhip. Nûrculuğun
ne olduğu hakkında Habervaktim’den Ali İlbey denen edebsize babama hakâret
etmesi üzerine OdaTV’de verdiğim cevapta kaynaklar göstererek bilgi vermiştim.
Yazıya bu bağlantıdan ulaşılabilir.
http://www.odatv.com/n.php?n=turkluk-denen-ummani-k..inla-kirletemezsin-ali-2401111200
. Ben İslâmcılığı din üzerinden yapılan sömürü olarak târif ediyorum. Ben
dindar filan değilim. İslâm!a ve diğer dinlere de hepsi Sâmî kökenli oldukları
için değer verdiğim söylenemez. Ama bu adamlar yaptıklarıyla İslâmiyet’e değer
veren insanları dinden nefret ettirdiklerinin bile farkında olmayacak kadar
gözü dönmüş adamlar. Din aynı zamanda bir milletin kültürünün parçası
olduğundan o kültüre de vurulmuş bir baltadır, kültürü yozlaştırmak demektir.
Zâten diğer kültürel sâhalarda da kültürün ne kadar pespâyeleştiğine şâhit
olmaktayız. Ufku câmi duvarına toslayıp kalmış bâdem bıyıklılarla da bu konuda
fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum. Köylülük zihniyeti, kültür ile
agrikültürü birbirinden ayırt edecek kapasiteye sâhip değil sanırım. Nûrculuğun
dışında bir de bir takım tarîkatlar bugün siyâsî sahnede rol alıyorlar.
Bunlardan bahse gerek yok, ama ne var ki politikacılar arasında bu gruplardan
olanlar var. Demek istediğim şu ki, hangi gruba, tarîkata vs. mensûb olursa
olsun “millet” fikri yerine “ümmet” fikrini üstün kılmak isteyen bu mezarlık
tekkelerinde yetişmiş bir yığın cühelâdan mürekkeb olan İslâmcıların Türk
Milleti’nin hayrına iş görmeleri diye bir şey bahis konusu değildir. Bir Kürt
eşkıyâ başını muhâtab alanlar bunlardır, bu teröristle üzerinde “müzâkere“
yazan bir çatanayla fikir alışverişinde bulunmak için bu katilin ayağına
gidenler, ondan tâlimat alanlar ve bu konuda kendilerini iktidar yapanlara
utanmadan yalan söyleyenler bunlardır, bu alçağın başı olduğu terör
organizasyonuna Türkiye’den gayrı kânûnî olarak çıkıp gitme yolları arayanlar
bunlardır, ordu üst kademesini yalan ve dolanla içeri tıkan ve Türkiye’yi
müdafaasız bırakanlar bunlardır. Fazlasını saymaya gerek yok sanırım. Yukarıda
bahsettiğiniz kozmopolit solu bir yana bırakın, sol nerededir Türkiye’de ve ne
zaman olmuştur? Nedir sol? Kabaca bir târifle kamu refahını sağlamak için
tasarlanmış, sosyal, siyasal ya da ekonomik gelişmelere türlü şekilde destek
verenlerdir. Sâdece siyâseten sol olarak ortaya çıkmak ve işin sosyal ve
ekonomik tarafını ihmâl etmekle sol olunmaz. Pekiyi, Türkiye’de kendisine “sol”
diyen hangi parti aşağı-yukarı bu târife uymaktadır? Bence hiçbiri. En
büyükleri ve şu anda mecliste temsîl edilen CHP bir komedyenler kumpanyasından
ibâret ve ümitsiz bir vak’adır. Kürtlere gelince: Bence en tehlikelisi
bunlardır. Bir kere Türkiye’nin her tarafına dağılmışlardır. Bakmayın öyle her
şeyden şikâyet ettiklerine, yoksulluk yâvelerine… Bulundukları coğrafyadan
faydalanarak yasal veyâ yasal olmayan yollardan doğudaki de batıdaki de
zenginleşmiş ve her geçen gün daha da zenginleşmektedirler. Yâni ekonomik
olarak da güçlenmektedirler. Hakları kısıtlanmış filân değildir. Türkiye’nin
siyâsî hayatında da yer almaktadırlar. Bütün partilerde Kürt vardır. Eğer
yanılmıyorsam en kuvvetli oldukları yer de meclistir. Bunların bir de kendi
partileri vardır ve işin garib tarafı Türkiye’de ırkçılığa varan milliyetçilik
yapan tek parti de Kürtler’in partisidir. Azimle bunların karşısında olması
gereken ve milliyetçi olduğunu iddiâ eden parti olan MHP ise hâlâ bütün olup
bitenlerden akıllanmamış, bin yıllık kardeşlikten, etle tırnak gibi olmaktan
filân söz etmekte, tekbir filan getirerek oyalanmakta, bunların karşısına
çıkılacak tek silâh olan Türk ırkçılığını red etmektedir. CHP’nin de başı zâten
Kürt. “Liberal” geçinen bir yığın ahmak ise bu olup bitenlere destek vermeği
entellektüellik sanıyorlar, ileri demokrasi vs. gibi ne idüğü belirsiz
tâbirlerle ve Türk’e karşı durmakla ülkenin kurtulacağını sanıyorlar. Enkazın
altında kendilerinin de kalacakları herhâlde umurlarında değil. Benim açımdan
durumun fecaatini bilmem kısaca anlatabildim mi?
“Kendi beceriksizliklerinin
kabahatini parlamenter sisteme atmak kolay tabiî ve de pek AKP-meşrep…”
Fırat Kargıoğlu : Bildiğiniz üzere, “Türk egemenliğini ortadan
kaldırmak” amacına hizmet eden iki yaşamsal proje var: Bu projelerden ilki Türk
kimliğinden arındırılmış bir “yeni-anayasa” projesi iken, ikincisi ise, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin birliği ve bütünlüğünü tartışmaya açan “başkanlık
sistemi” projesi. AKP önderliğinde hayata geçirilmek istenen bu iki proje
hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenebilir miyiz?
Buğra Atsız : Türk egemenliği yukarıda da belirttiğim sebeblerden
dolayı hemen hemen ortadan kalkmış sayılır. Bunu tamâmen sona erdirmek için
yeni bir anayasa hazırlıyorlar gibi. Tabiî her yeni anayasa hazırlanması bir
milletin kimliğini yok etme projesi olarak görülmemeli. Her yasa gibi
anayasalar da eskirler ve günün şartlarına uydurulmaları gerekebilir. Yalnız
burada AKP yeni anayasadan “Türk” kelimesini çıkartmak, değiştirilemez
maddeleri üzerinde oynamak veyâ bunları kaldırmak gibi hedeflerle bu işe
başladı ve bunu da açıkça ilân etti. Bunda teröristlerle “müzâkereler”in ne
dereceye kadar tesiri oldu bilemiyorum, ama bir kaşkarikonun döndüğü muhakkak.
Benim şahsen midemi bulandıran husûslardan biri de anayasayı hazırlamakla
görevli olan “Burhan Kuzu” isimli zâtın Hürriyet gazetesinin 9 Mart 2013
târihli nüshasında verilen bir habere göre “Parlamanter sistemde kuvvetler
ayrılığı yoktur“ gibi bir iddiâda bulunmuş olması… Bunu söylemek bile cehâletin
daniskası olmaktan maada milletle alay etmek, onu enâyi yerine koymaktır. Böyle
bir adam anayasa hazırlayacak ve hem kendisinin, hem de hazırladığı anayasanın
ciddiye alınmasını ümîd edecek. Olacak iş değil. Zâten üzerine atlanması
gereken bu haberi aynı gazetede yazan Mehmet Yılmaz’dan başka bildiğim
kadarıyla kimse görmedi, yâhut her ne sebeble ise üzerinde durmadı. Yılmaz da ‘Hoca,
hukûka geri dön‘, yâni ‘kendine gel’ diye bir yazı yazdı ve mesele kapandı. Bu
da yukarıda kısaca değindiğim pespâyeliğin, gayrı ciddîliğin bir tezâhüründen
başka bir şey değildir. Ben neden başkanlık sistemine geçilmek istenildiğini
hâlâ anlamış değilim. Bu başkanlık sistemi Amerikan usûlü mü, yoksa Fransız
usûlü mü olacak belli değil. Burhan Kuzu, “Türk usûlü olacak” gibi bir şeyler
gevelemiş, ama onun da ne olduğunu anlamadım doğrusu. Türkiye’ye yeni bir idâri
sistem, eyâlet sistemi ne için parlamenter sistem içinde getirilemez, bu da
millete îzâh edilmiş değil. Zâten Kuzu da bunun şart olmadığını söylüyor.
Milletin de pek umurunda olduğunu sanmıyorum. Neymiş, parlamenter sistemde
sorunlar çözülemiyormuş. Siyâset meselelere hâl çâresi bulma sanatıdır.
Bulamıyorsan def olup gidersin, başkası bulur. Kendi beceriksizliklerinin
kabahatini parlamenter sisteme atmak kolay tabiî ve de pek AKP-meşrep. Ama
bence mesele başbakanın hırsı ve bütün kudreti ve kuvveti elinde toplamak
istemesi. Gerisi ipe-sapa gelmez lâf kalabalığı arasına sıkıştırılmış
mâzeretler…. Başarabilirler mi? Hep birlikte göreceğiz.
“İlber Hoca’nın dediği gibi; Kürt
kendisine “Kürt” diyecek diye Türk kimliğinin sorgulanması Türk’e hakârettir,
kabûl edilmemelidir!”
Fırat Kargıoğlu : Buğra Beğ, bir an için AKP ve yandaşlarının
bugüne dek yaptıklarını ve bundan sonra yapmak istediklerini bir kenara
koyarsak; bir entelektüel olarak sizce, Türkiye’de düzenin tam anlamıyla tesis
edilebilmesi için yeni bir anayasa yazılması şart mıdır? Eğer şart ise, sizce
yazılacak olan bu yeni anayasada, Türk kimliği, tıpkı 1982 Anayasası’nda olduğu
gibi mi korunmalı, yoksa değişik bir yöntem mi benimsenmelidir?
Buğra Atsız : Bir devlet ikide bir anayasa değiştirmemeli. Ben
hukukçu olmadığım için bu konuda ahkam kesmek istemiyorum. Bildiğim, anayasanın
devlet ile millet arasında bir sözleşme olduğundan ciddîye alınması gereken bir
yasa olduğudur. Üzerinde ikide bir oynanması o ciddîyeti ortadan kaldırır.
Anayasada artık kabak tadı veren ve Türkiye’yi Bâbil Kulesi bekleme salonuna
benzeten “Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle ….vs.” gibi ahmakça lâflara
yer vermeden Türk kimliğinin hukûkî, sosyal ve siyâsî târifi yapılır, kim
vatandaştır tesbit edilir ve mesele hal olur. İlber Hoca’nın dediği gibi; Kürt
kendisine “Kürt” diyecek diye Türk kimliğinin sorgulanmaya başlanması bir
züldür, Türk’e hakârettir ve Türk olduğunun idrâkinde olan kimse tarafından
kabûl edilmemelidir. Ayrıca ben Batı Dünyâsında zırt-pırt anayasa
değiştirildiğini bilmiyorum. Afrika ülkelerinde belki oluyordur, ama oraları
ilgi sahama girmiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi şartlar değiştikçe ilâveler
yapılabilir belki. Düzenin tesîsi, değiştirilmesi değil, tesîsi için de anayasa
değiştirmeye gerek yok. Mevcûd olan kânûnları tatbik etmek yeterlidir sanırım.
Ayrıca bunlar düzeni değişmesi gerektiği için değil beyzbol sopası gösterildiği
için değiştirmeye kalkıyorlar. Düzen pek mi matah? Hayır, elbette artık
değişmesi gereken çok şey var, ama bu başkası istediği için yapılırsa rahatsızlık
doğar.
“Barış ve huzurun önündeki en
büyük engel Kürtçülük ve onun uzantılarıdır…”
Fırat Kargıoğlu : Peki, sizce Türkiye’de barış ve huzur ortamının
kurulabilmesi için neler yapılabilir? Sözgelimi Kürtçülük denen mikrobu Türk
milletinin bünyesinden atabilmek adına, sizin öneriniz nedir? Yâni sizce,
Türkiye’nin bu belâdan kurtulması hâlâ mümkün mü?
Buğra Atsız : Derginizin başına dert açmamak için diplomatça söylemek
gerekirse Türkiye’de barış ve huzur ortamının kurulması için önce bu barışı
bozan unsur veyâ unsurların yok edilmesi lâzım. Huzur önündeki en büyük engel
Kürtçülük ve onun uzantıları olan, aynı zamanda şimdiye kadar Türkiye’yi
destablize etmek için Avrupa ve ABD’den yardım ve siyâsî destek görmüş ve
görmekte olan PKK ve BDP’dir. Bunların Türkiye’nin karşısında ve varlığını
tehdit eden unsurlar olarak ortadan kaldırılması işi siyâsî irâdeye düşer.
Halbuki hâl-i hazırda siyâsî irâde bunlarla işbirliği içindedir ve resmen suç
işlemektedir. Muhâlefet denen diğer partiler ise sistemin partileridir ve
iktidâr olma gibi bir endîşeleri olduğu görülmemektedir. CHP kendi içinde
kavgalı ve başı kesilmiş tavuk gibi sağa-sola koşarak ne yaptığını bilmeyen bir
görüntü arz etmekte, MHP ise bi’at kültüründen gelen alışkanlıkla parti
başkanının ağzına bakmakta. O da atı alan Üsküdar’a geçtikten sonra uyanmış
mahmûr bir hâlde nal toplamak için eşeğinin semerini aramaktadır. Yâni
bunlardan medet ummak cehennemin buz tutmasını beklemeye benzer. Her iki parti
içinde değerli politikacılar yok mu? Vardır elbette, ama bir-iki kişi ne
yapabilir? Millet ise sistem partilerinden başkasını maalesef desteklemiyor
veyâ o destek çok zayıf. O zaman bu belâya ya sandık başında dur diyecek, yâhut
meselâ Kırgızistan’da olduğu gibi ayaklanıp bu komedyaya bir son verecektir.
Ama o konuda da bir takım tereddütlerim var. Ne var ki şâirin:
Bu kavmin titre makrûn-ı
adâlet intikâmından;
Kılıçlar çıkmasın bir
kerre pür-satvet niyâmından.
beyti de aklıma gelmiyor
değil.
“Atsız, bugünleri görseydi
kalemini eline alır, hiddetli ve şiddetli tepkisini koyardı. İktidardakiler de
kendisini susturmak için ya Silivri’ye, yahût da Maltepe’deki zindanlardan
birine atardı…”
Fırat Kargıoğlu : Alışılageldik bir soru olacak belki ama yine de
soracağım; zirâ böyle bir sorunun yanıtını sizden öğrenmek bizim açımızdan son
derece önemli: Eğer saygıdeğer babanız Hüseyin Nihâl Atsız yaşasaydı,
Türkiye’nin, Türk milletinin bugün içinde bulunduğu durum hakkında sizce ne
düşünürdü?
Buğra Atsız : Aslında bu günleri görmemesi iyi oldu. Kahrından ölürdü
herhâlde. Görseydi en kuvvetli silâhı olan kalemini eline alıp bu yaşanan
rezâletlere son verilmesini hiddet ve şiddetle taleb edecekti. Tabiî en ufak
tenkîde dahî tahammülü olmayan iktidardaki devşirme zihniyeti kendisini vakit
geçirmeden susturmak için ya Silivri’ye, yahût da Maltepe’deki zindanlardan
birine atacaktı. Benim için düşünmesi bile tahammülün fevkinde. Onun için
oynanan komedya sâyesinde oralarda haksız yere tutulanlara ve âilelerine
sabırlar dilerim.
Sayı:2 Mayıs 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder