8 Aralık 2014

Buğra ATSIZ ile Söyleşi- Fırat Kargıoğlu

“Batı Dünyasında zırt-pırt anayasa değiştirildiğini bilmiyorum. Afrika ülkelerinde belki oluyordur, ama oraları ilgi sahama girmiyor…”

Yayın Kurulu Üyemiz Fırat Kargıoğlu’nun, Ulukayın adına Saygın Buğra Atsız’la gerçekleştirmiş olduğu söyleşi…

Fırat Kargıoğlu : Türkiye'de "Türkçü" olarak bilinen çevrelerde "Nihal Atsız'ın oğlu" olarak biliniyorsunuz. Kanada'da yaşayan, ancak Türkiye'nin gündeminden bir an olsun kopmayan Buğra Atsız kimdir? Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Buğra Atsız : Ben Atsız’ın küçük oğluyum… Biliyorsunuz; bir de ağabeyim Yağmur var… 2013 yazında 67 yaşımda olacağım. Hayatımın büyük bir kısmı, hattâ en uzun kısmı Almanya’da geçti. “Bu esnada bütün Avrupa’nın tamâmını dolaştım ve tanıdım” diyebilirim. 1977’de Münih Üniversitesi’nden târih doktorası ile mezun oldum. Askerliğim için Türkiye’ye geldim ve bu arada evlendim. Eşim bazı Türkçü geçinen, ama kendini ve haddini bilmez ahmakların iddiâ ettiği gibi yabancı değil, Kadıköy-Mühürdarlı bir Türk kızıdır. İki oğlum ve bir kızım var. Askerliğim bittikten sonra yeni doğmuş oğlumu da alarak tekrar Almanya’ya döndüm. Aslında niyetim Türkiye’de kalarak üniversitelerden birine intisâb etmekti. Olmamasının sebebi Münih’e geldikleri zaman evimde kalmasını bilen prof.ların, doçentlerin bana verdikleri sözleri tutmamış olmalarıdır, hikâyesi uzundur. Burada anlatmaya gerek yok… Ama bu insanlarla aynı çatı altında çalışmak mecbûriyetinde kalmamış olmaktan da üzüntü duymuyorum. Türk üniversitelerinin hâlini aklı başında herkes görüyor. Elbette değerli hocaları tenzîh ederim. Askerliğim bittikten ve Türkiye’de, İstanbul’da bir üniversitede çalışamayacağım belli olunca ve o sıralar Münih’de bulunan ve Sovyet Rusya’nın Asya kısmına orada konuşulan önemli dillerde yayın yapan ve bir Amerikan kuruluşu olan Radio Liberty’den iş teklifi gelince tekrar Münih’e döndüm ve orada 15 yıla yakın bir zaman değişik görevlerde çalıştım. Bundan dolayı bana “CIA ajanı” sıfatını lâyık gören dangalaklar da çıkmıştır. 1995’de radyo, Prag şehrine taşınırken bana iş teklifinde bulunulmadığından İstanbul’a döndük. Kızım da Münih’de dünyaya gelmişti. Türkiye’de 3 yıl kadar kaldık. Radyoda siyâsî analist olarak da çalışmış olmam dolayısıyla bugün olacakları kestirdim ki çocuklarımın da selâmeti için Türkiye’yi terk ettim. 1998’de Kanada’ya yerleştik. Kısa bir müddet önce emekli oldum. Şu anda bir-iki kitap üzerinde çalışıyorum. Ama bir mecbûriyetim olmadığından işler ağır yürüyor. Neyse ki biri bitmek üzere. Tabiî bu arada iki de torun çıktı ortaya. Onlarla uğraşmak doğrusu Osmanlı târihiyle uğraşmaktan daha zevkli… Bir de şunu ekleyeyim. 1998’den beri Kanada’da yaşamama rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu, daha doğrusu getirildiği fecî durumu her gün internet vasıtasıyla üzülerek tâkib ediyorum. Olaylara uzaktan baktığım için Türk olmayanlar, ama maalesef idâreyi ellerinde tutanlar tarafından yapılan tahribâtı ve ülkenin çöküşünü daha iyi görüyorum ve gelecek için karamsarım. Türkiye’nin devşirmelerle uzun müddet idâre edilemeyeceğini bu millet daha hâlâ öğrenemedi sanırım. Târih Türkler’in kulağını ikinci defa çekiyor gibi. Ama bu sefer koparacağa benzer.
“Ağzına ‘Türk milleti’ veyâ ‘Türk’ kelimesini alamayan yöneticilerin olduğu bir ülkede Türk egemenliğinden bahs etmek garip olur.”
Fırat Kargıoğlu : Dergimizin 2. sayısında, dosya konusunu “Ulusal Egemenlik” olarak belirledik. Bu vesileyle, sizinle de, Türkiye’de “Türk egemenliği”nin geldiği son noktayı konuşmak istedik. Bildiğiniz üzre; bugün itibâriyle Türkiye’de Türk kimliği, çeşitli siyâsî topluluklarca ortak düşman olarak ilân edilmiş durumda. Kozmopolit solun kadim Türk düşmanlığını bir kenara koyarsak, söz konusu siyâsî toplulukları, kabaca, üç başlık altında özetlemek mümkün: İslâmcılar, Kürtçüler ve de “liberal” geçinen II. Cumhûriyetçiler. Sizce, Türk düşmanlığı üzerine oluşturulmuş bu teslisi nasıl yorumlamak gerekir?
Buğra Atsız : Devletin kendisine tanıdığı bütün imkânlardan istifâde ederek anayasadan ve her yerden Türk, Türkiye, Türk Bayrağı, Türkiye Cumhûriyeti vs. gibi isimleri ve sembolleri silmeye, ortadan kaldırmaya çalışan, bunun yapılması için tâmimlerle resmî dâirelere emirler yağdıran bir hükûmetin, ağzına “Türk milleti” veyâ “Türk” kelimesini alamayan, kısaca millî kimliği kabûl etmeyen yöneticilerin olduğu bir ülkede Türk egemenliğinden bahs etmek garip olur. Türk kimliğinin resmen tartışmaya açılması yanılmıyorsam Özal zamânında hazretin kaleme aldığı saçma-sapan bir kitapla başlamıştı. Özal’ın Kürt kanı taşıdığı için ve ABD’nin kaynatmakta olduğu Irak planlarına yardakçı olmak için bu işe soyunduğunu tahmin ediyorum. Halbuki Türk kimliğinin babam Atsız’ın yazılarını okumuş olanlar nasıl târif edildiğini bilirler. Türk’ün târifinin “Türk” olmayanlar ve Türk’e diş bileyenler tarafından yapılmaya kalkışılması ve bunun ciddîye alınması kadar saçma birşey düşünemiyorum. Türklük benim için kan meselesidir, ama kendini “Türk” hisseden herkese de “Türk” denilmesi gerekir. Kendisini “Türk” hissetmese bile Türkler’in kurduğu bu devlete ve yasalarına sâdık kalmak şartıyla hangi etnik kökenden olursa olsun herkes “Türkiye Cumhûriyeti vatandaşı” olarak Türkler’in sâhip olduğu haklara sâhiptirler. Türklük herkesin kendi meşrebine göre biçeceği veyâ kaldırıp çöpe atacağı don değildir. İslâmcılar, ki hâl-i hazırda bunların çoğunluğunu “Nûrcu” denen tâife teşkîl etmektedir ve hükûmet içerisinde de bunlardan yeterince mevcuttur, “Saîd” denen zavallı bir Kürd’ün peşinden gitmekte olan bir ahmak sürüsüdür. Saîd öldüğü için yüzlerini Fetullah denen ajana dönmüşlerdir. Birinin derdi İngiliz’e hizmetti, berikinin derdi İngiliz’in yerini almış olan Amerika’ya hizmet… Aralarındaki tek fark tasmalarından tutan sâhip. Nûrculuğun ne olduğu hakkında Habervaktim’den Ali İlbey denen edebsize babama hakâret etmesi üzerine OdaTV’de verdiğim cevapta kaynaklar göstererek bilgi vermiştim. Yazıya bu bağlantıdan ulaşılabilir. http://www.odatv.com/n.php?n=turkluk-denen-ummani-k..inla-kirletemezsin-ali-2401111200 . Ben İslâmcılığı din üzerinden yapılan sömürü olarak târif ediyorum. Ben dindar filan değilim. İslâm!a ve diğer dinlere de hepsi Sâmî kökenli oldukları için değer verdiğim söylenemez. Ama bu adamlar yaptıklarıyla İslâmiyet’e değer veren insanları dinden nefret ettirdiklerinin bile farkında olmayacak kadar gözü dönmüş adamlar. Din aynı zamanda bir milletin kültürünün parçası olduğundan o kültüre de vurulmuş bir baltadır, kültürü yozlaştırmak demektir. Zâten diğer kültürel sâhalarda da kültürün ne kadar pespâyeleştiğine şâhit olmaktayız. Ufku câmi duvarına toslayıp kalmış bâdem bıyıklılarla da bu konuda fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum. Köylülük zihniyeti, kültür ile agrikültürü birbirinden ayırt edecek kapasiteye sâhip değil sanırım. Nûrculuğun dışında bir de bir takım tarîkatlar bugün siyâsî sahnede rol alıyorlar. Bunlardan bahse gerek yok, ama ne var ki politikacılar arasında bu gruplardan olanlar var. Demek istediğim şu ki, hangi gruba, tarîkata vs. mensûb olursa olsun “millet” fikri yerine “ümmet” fikrini üstün kılmak isteyen bu mezarlık tekkelerinde yetişmiş bir yığın cühelâdan mürekkeb olan İslâmcıların Türk Milleti’nin hayrına iş görmeleri diye bir şey bahis konusu değildir. Bir Kürt eşkıyâ başını muhâtab alanlar bunlardır, bu teröristle üzerinde “müzâkere“ yazan bir çatanayla fikir alışverişinde bulunmak için bu katilin ayağına gidenler, ondan tâlimat alanlar ve bu konuda kendilerini iktidar yapanlara utanmadan yalan söyleyenler bunlardır, bu alçağın başı olduğu terör organizasyonuna Türkiye’den gayrı kânûnî olarak çıkıp gitme yolları arayanlar bunlardır, ordu üst kademesini yalan ve dolanla içeri tıkan ve Türkiye’yi müdafaasız bırakanlar bunlardır. Fazlasını saymaya gerek yok sanırım. Yukarıda bahsettiğiniz kozmopolit solu bir yana bırakın, sol nerededir Türkiye’de ve ne zaman olmuştur? Nedir sol? Kabaca bir târifle kamu refahını sağlamak için tasarlanmış, sosyal, siyasal ya da ekonomik gelişmelere türlü şekilde destek verenlerdir. Sâdece siyâseten sol olarak ortaya çıkmak ve işin sosyal ve ekonomik tarafını ihmâl etmekle sol olunmaz. Pekiyi, Türkiye’de kendisine “sol” diyen hangi parti aşağı-yukarı bu târife uymaktadır? Bence hiçbiri. En büyükleri ve şu anda mecliste temsîl edilen CHP bir komedyenler kumpanyasından ibâret ve ümitsiz bir vak’adır. Kürtlere gelince: Bence en tehlikelisi bunlardır. Bir kere Türkiye’nin her tarafına dağılmışlardır. Bakmayın öyle her şeyden şikâyet ettiklerine, yoksulluk yâvelerine… Bulundukları coğrafyadan faydalanarak yasal veyâ yasal olmayan yollardan doğudaki de batıdaki de zenginleşmiş ve her geçen gün daha da zenginleşmektedirler. Yâni ekonomik olarak da güçlenmektedirler. Hakları kısıtlanmış filân değildir. Türkiye’nin siyâsî hayatında da yer almaktadırlar. Bütün partilerde Kürt vardır. Eğer yanılmıyorsam en kuvvetli oldukları yer de meclistir. Bunların bir de kendi partileri vardır ve işin garib tarafı Türkiye’de ırkçılığa varan milliyetçilik yapan tek parti de Kürtler’in partisidir. Azimle bunların karşısında olması gereken ve milliyetçi olduğunu iddiâ eden parti olan MHP ise hâlâ bütün olup bitenlerden akıllanmamış, bin yıllık kardeşlikten, etle tırnak gibi olmaktan filân söz etmekte, tekbir filan getirerek oyalanmakta, bunların karşısına çıkılacak tek silâh olan Türk ırkçılığını red etmektedir. CHP’nin de başı zâten Kürt. “Liberal” geçinen bir yığın ahmak ise bu olup bitenlere destek vermeği entellektüellik sanıyorlar, ileri demokrasi vs. gibi ne idüğü belirsiz tâbirlerle ve Türk’e karşı durmakla ülkenin kurtulacağını sanıyorlar. Enkazın altında kendilerinin de kalacakları herhâlde umurlarında değil. Benim açımdan durumun fecaatini bilmem kısaca anlatabildim mi?
“Kendi beceriksizliklerinin kabahatini parlamenter sisteme atmak kolay tabiî ve de pek AKP-meşrep…”
Fırat Kargıoğlu : Bildiğiniz üzere, “Türk egemenliğini ortadan kaldırmak” amacına hizmet eden iki yaşamsal proje var: Bu projelerden ilki Türk kimliğinden arındırılmış bir “yeni-anayasa” projesi iken, ikincisi ise, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birliği ve bütünlüğünü tartışmaya açan “başkanlık sistemi” projesi. AKP önderliğinde hayata geçirilmek istenen bu iki proje hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenebilir miyiz?
Buğra Atsız : Türk egemenliği yukarıda da belirttiğim sebeblerden dolayı hemen hemen ortadan kalkmış sayılır. Bunu tamâmen sona erdirmek için yeni bir anayasa hazırlıyorlar gibi. Tabiî her yeni anayasa hazırlanması bir milletin kimliğini yok etme projesi olarak görülmemeli. Her yasa gibi anayasalar da eskirler ve günün şartlarına uydurulmaları gerekebilir. Yalnız burada AKP yeni anayasadan “Türk” kelimesini çıkartmak, değiştirilemez maddeleri üzerinde oynamak veyâ bunları kaldırmak gibi hedeflerle bu işe başladı ve bunu da açıkça ilân etti. Bunda teröristlerle “müzâkereler”in ne dereceye kadar tesiri oldu bilemiyorum, ama bir kaşkarikonun döndüğü muhakkak. Benim şahsen midemi bulandıran husûslardan biri de anayasayı hazırlamakla görevli olan “Burhan Kuzu” isimli zâtın Hürriyet gazetesinin 9 Mart 2013 târihli nüshasında verilen bir habere göre “Parlamanter sistemde kuvvetler ayrılığı yoktur“ gibi bir iddiâda bulunmuş olması… Bunu söylemek bile cehâletin daniskası olmaktan maada milletle alay etmek, onu enâyi yerine koymaktır. Böyle bir adam anayasa hazırlayacak ve hem kendisinin, hem de hazırladığı anayasanın ciddiye alınmasını ümîd edecek. Olacak iş değil. Zâten üzerine atlanması gereken bu haberi aynı gazetede yazan Mehmet Yılmaz’dan başka bildiğim kadarıyla kimse görmedi, yâhut her ne sebeble ise üzerinde durmadı. Yılmaz da ‘Hoca, hukûka geri dön‘, yâni ‘kendine gel’ diye bir yazı yazdı ve mesele kapandı. Bu da yukarıda kısaca değindiğim pespâyeliğin, gayrı ciddîliğin bir tezâhüründen başka bir şey değildir. Ben neden başkanlık sistemine geçilmek istenildiğini hâlâ anlamış değilim. Bu başkanlık sistemi Amerikan usûlü mü, yoksa Fransız usûlü mü olacak belli değil. Burhan Kuzu, “Türk usûlü olacak” gibi bir şeyler gevelemiş, ama onun da ne olduğunu anlamadım doğrusu. Türkiye’ye yeni bir idâri sistem, eyâlet sistemi ne için parlamenter sistem içinde getirilemez, bu da millete îzâh edilmiş değil. Zâten Kuzu da bunun şart olmadığını söylüyor. Milletin de pek umurunda olduğunu sanmıyorum. Neymiş, parlamenter sistemde sorunlar çözülemiyormuş. Siyâset meselelere hâl çâresi bulma sanatıdır. Bulamıyorsan def olup gidersin, başkası bulur. Kendi beceriksizliklerinin kabahatini parlamenter sisteme atmak kolay tabiî ve de pek AKP-meşrep. Ama bence mesele başbakanın hırsı ve bütün kudreti ve kuvveti elinde toplamak istemesi. Gerisi ipe-sapa gelmez lâf kalabalığı arasına sıkıştırılmış mâzeretler…. Başarabilirler mi? Hep birlikte göreceğiz.
“İlber Hoca’nın dediği gibi; Kürt kendisine “Kürt” diyecek diye Türk kimliğinin sorgulanması Türk’e hakârettir, kabûl edilmemelidir!”
Fırat Kargıoğlu : Buğra Beğ, bir an için AKP ve yandaşlarının bugüne dek yaptıklarını ve bundan sonra yapmak istediklerini bir kenara koyarsak; bir entelektüel olarak sizce, Türkiye’de düzenin tam anlamıyla tesis edilebilmesi için yeni bir anayasa yazılması şart mıdır? Eğer şart ise, sizce yazılacak olan bu yeni anayasada, Türk kimliği, tıpkı 1982 Anayasası’nda olduğu gibi mi korunmalı, yoksa değişik bir yöntem mi benimsenmelidir?
Buğra Atsız : Bir devlet ikide bir anayasa değiştirmemeli. Ben hukukçu olmadığım için bu konuda ahkam kesmek istemiyorum. Bildiğim, anayasanın devlet ile millet arasında bir sözleşme olduğundan ciddîye alınması gereken bir yasa olduğudur. Üzerinde ikide bir oynanması o ciddîyeti ortadan kaldırır. Anayasada artık kabak tadı veren ve Türkiye’yi Bâbil Kulesi bekleme salonuna benzeten “Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle ….vs.” gibi ahmakça lâflara yer vermeden Türk kimliğinin hukûkî, sosyal ve siyâsî târifi yapılır, kim vatandaştır tesbit edilir ve mesele hal olur. İlber Hoca’nın dediği gibi; Kürt kendisine “Kürt” diyecek diye Türk kimliğinin sorgulanmaya başlanması bir züldür, Türk’e hakârettir ve Türk olduğunun idrâkinde olan kimse tarafından kabûl edilmemelidir. Ayrıca ben Batı Dünyâsında zırt-pırt anayasa değiştirildiğini bilmiyorum. Afrika ülkelerinde belki oluyordur, ama oraları ilgi sahama girmiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi şartlar değiştikçe ilâveler yapılabilir belki. Düzenin tesîsi, değiştirilmesi değil, tesîsi için de anayasa değiştirmeye gerek yok. Mevcûd olan kânûnları tatbik etmek yeterlidir sanırım. Ayrıca bunlar düzeni değişmesi gerektiği için değil beyzbol sopası gösterildiği için değiştirmeye kalkıyorlar. Düzen pek mi matah? Hayır, elbette artık değişmesi gereken çok şey var, ama bu başkası istediği için yapılırsa rahatsızlık doğar.
“Barış ve huzurun önündeki en büyük engel Kürtçülük ve onun uzantılarıdır…”
Fırat Kargıoğlu : Peki, sizce Türkiye’de barış ve huzur ortamının kurulabilmesi için neler yapılabilir? Sözgelimi Kürtçülük denen mikrobu Türk milletinin bünyesinden atabilmek adına, sizin öneriniz nedir? Yâni sizce, Türkiye’nin bu belâdan kurtulması hâlâ mümkün mü?
Buğra Atsız : Derginizin başına dert açmamak için diplomatça söylemek gerekirse Türkiye’de barış ve huzur ortamının kurulması için önce bu barışı bozan unsur veyâ unsurların yok edilmesi lâzım. Huzur önündeki en büyük engel Kürtçülük ve onun uzantıları olan, aynı zamanda şimdiye kadar Türkiye’yi destablize etmek için Avrupa ve ABD’den yardım ve siyâsî destek görmüş ve görmekte olan PKK ve BDP’dir. Bunların Türkiye’nin karşısında ve varlığını tehdit eden unsurlar olarak ortadan kaldırılması işi siyâsî irâdeye düşer. Halbuki hâl-i hazırda siyâsî irâde bunlarla işbirliği içindedir ve resmen suç işlemektedir. Muhâlefet denen diğer partiler ise sistemin partileridir ve iktidâr olma gibi bir endîşeleri olduğu görülmemektedir. CHP kendi içinde kavgalı ve başı kesilmiş tavuk gibi sağa-sola koşarak ne yaptığını bilmeyen bir görüntü arz etmekte, MHP ise bi’at kültüründen gelen alışkanlıkla parti başkanının ağzına bakmakta. O da atı alan Üsküdar’a geçtikten sonra uyanmış mahmûr bir hâlde nal toplamak için eşeğinin semerini aramaktadır. Yâni bunlardan medet ummak cehennemin buz tutmasını beklemeye benzer. Her iki parti içinde değerli politikacılar yok mu? Vardır elbette, ama bir-iki kişi ne yapabilir? Millet ise sistem partilerinden başkasını maalesef desteklemiyor veyâ o destek çok zayıf. O zaman bu belâya ya sandık başında dur diyecek, yâhut meselâ Kırgızistan’da olduğu gibi ayaklanıp bu komedyaya bir son verecektir. Ama o konuda da bir takım tereddütlerim var. Ne var ki şâirin:
Bu kavmin titre makrûn-ı adâlet intikâmından;
Kılıçlar çıkmasın bir kerre pür-satvet niyâmından.
beyti de aklıma gelmiyor değil.
“Atsız, bugünleri görseydi kalemini eline alır, hiddetli ve şiddetli tepkisini koyardı. İktidardakiler de kendisini susturmak için ya Silivri’ye, yahût da Maltepe’deki zindanlardan birine atardı…”
Fırat Kargıoğlu : Alışılageldik bir soru olacak belki ama yine de soracağım; zirâ böyle bir sorunun yanıtını sizden öğrenmek bizim açımızdan son derece önemli: Eğer saygıdeğer babanız Hüseyin Nihâl Atsız yaşasaydı, Türkiye’nin, Türk milletinin bugün içinde bulunduğu durum hakkında sizce ne düşünürdü?

Buğra Atsız : Aslında bu günleri görmemesi iyi oldu. Kahrından ölürdü herhâlde. Görseydi en kuvvetli silâhı olan kalemini eline alıp bu yaşanan rezâletlere son verilmesini hiddet ve şiddetle taleb edecekti. Tabiî en ufak tenkîde dahî tahammülü olmayan iktidardaki devşirme zihniyeti kendisini vakit geçirmeden susturmak için ya Silivri’ye, yahût da Maltepe’deki zindanlardan birine atacaktı. Benim için düşünmesi bile tahammülün fevkinde. Onun için oynanan komedya sâyesinde oralarda haksız yere tutulanlara ve âilelerine sabırlar dilerim.

Sayı:2 Mayıs 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder