10 Aralık 2014

Rıza Nur Üzerine (2)- Samed Ayazlı



Rıza Nur'un, “Hayat ve Hatıratım” adını verdiği anılarını yazmaktaki başlıca amacının; Mustafa Kemal'in “Nutuk (Söylev)” adlı yapıtını okumasının ardından ortaya çıkan kin ve kıskançlık olduğunu söylemiştik.

Her fırsatta kendini öven, buna karşın herkesi kıyasıya eleştiren Rıza Nur'a göre Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki önemli atılımların pek çoğu kendisi sayesinde olmuştur.
Rıza Nur, saltanatın kaldırılmasında oynadığı rolü şöyle anlatır*:
"Padişahlığı kaldıran yine benim, benim takririmle oldu ki Mustafa Kemal'in takrir yazdığımdan haberi bile yoktu. Takriri ben yazdıktan sonradır ki her mebus gibi o da imza koydu."
başka bir sayfada ise bu yazdıklarıyla çelişen şu söylemleri kullanıyor:
"Abdülmecit'in Anadolu'ya geçmemesi, beni Osmanlı hanedanını bu milletin başından atmak lüzumuna tamamıyla kani etmiştir. İşte bu vakadır ki sonra padişahlığın kaldırılması takririne oy vermekliğime saik olmuştur."

Bu söylemine göre ise bir önerge hazırlanmış, Rıza Nur da bunu desteklemiştir... Saltanatın kaldırılmasının oylanmasının ardından ise şunları söyler:
"Oturum da, mesele de bitti. Artık herkes elimi sıkıyor, beni tebrik ediyordu. Bu da bu devlet ve millete ettiğim hizmetlerin en büyüklerindendir (...) Osmanlı İmparatorluğu'nu münkariz eden de, yeni bir Türkiye Devleti doğurtan da, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile hukuk-u hükümraninin millete ait olduğunu tesbit eden de benim."

Laiklikte de Rıza Nur var(!):
"[Mustafa Kemal] devleti laik yapmakla iftihar ediyor. Bu kelimenin anlamını değil kelimeyi bile bilmezdi. Bunu '1 Kasım Kararı' denilen takririmle ben yaptım."

Lozan Antlaşması’nın mimarı da kendisi(!):
"İsmet, eşine demiş ki: 'Lozan Antlaşmasını yapan Rıza Nur'dur. O olmazsa bir şey yapamayız. Vatanın ona ihtiyacı vardır. Büyük hizmetleri o görebilir.' (...) İsmet'in Lozan'da söylediği nutukları hep ben yazmışımdır. O sade toplantıda okumuştur. (...) Bu söz Lozan'daki Frenk delegelerindi: 'Antlaşmanın dörtte üçünü Rıza Nur yapmıştır.' (...) Lozan'ı İsmet yapmadı. İlk kötü projeyi imzalayacaktı. Ben mani oldum. Şimdi o, Lozan kahramanı!"

Ankara'yı “başkent” yapan da kendisi imiş(!):
"İsmet bir gün 'Bu işi ne yapalım? diye bana sordu. Vakit geçirmeden hemen Teşkilat-ı Esasiye'ye sokmak üzere hükümet merkezi Ankara'dır diye bir madde çıkarmalarını tavsiye ettim. Derhal yaptılar."

Cumhuriyeti kuran da Rıza Nur(!):
"Mustafa Kemal, bununla [Cumhuriyet'in ilanı ile] büyük bir inkılap yaptığı fikrinde. Halbuki cumhuriyet, benim padişahlığı kaldıran önergemle benim tarafımdan yapılmıştı. Şimdi sade adı telaffuz ediliyor. (...) Cumhuriyet M. Kemal'in işi değil, benimdir. Bir önergeyle padişahlığı kaldıran benim. Asıl mühim inkılap budur."

Medeni Kanun'u yapan da o(!):
"[M. Kemal] medeni kanunla, mühim bir inkılap diye övünüyor. Bu da benimdir. Lozan'da Avrupa tarzı medeni kanun yapacağımızı ifade ettim. M. Kemal bunu benden öğrenip kendi marifeti gibi neşretti."
Anılarında bu ve buna benzer birçok şey yazan Rıza Nur, yeniliklerin önemli bir bölümünü kendisi yapmış gibi anlatmıştır. Zaten anılarını, kendisini savunma amaçlı yazdığı bilinmektedir. 1928’de anılarını yazmaya başlamıştır. Bu tarih, aşağı yukarı on yıl daha gecikseydi, bu aralıkta yapılan Türk dili ve tarihiyle ilgili çalışmalarda da, Soyadı Kanunu'nda da öncülük yaptığını yazardı herhalde...
***
Rıza Nur, Lozan'la ilgili şöyle bir anısını anlatır:
"Lozan'da İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a dedim ki: 'Biz sizin için [Ruslara karşı] bir müdafaa siperi oluruz. Irak'ta kalmak için masraf edeceğinize, biz size bedava jandarmalık ederiz. Irak size isyan ederse, biz size ordu dahi veririz. Size şarkta dost bir kuvvet lazım. Yunan'ı bir kuvvet yapmak istediniz, olmadı. (...) Bu kabiliyet şarkta yalnız Türk milletinde vardır."
İlginç değil mi? Rıza Nur'a göre Türk Ordusu, Ortadoğu'da İngilizlerin jandarmalığını yapacak! Türk Ulusu, yıllardır kökünü kazımak isteyen İngiltere'nin uşaklığını yapacak!
Rıza Nur'un Mustafa Kemal hakkındaki görüşleri, ülkeden ayrılmadan önce hiç de kötü değildir. 1925 yılında basılan “Türk Tarihi” adlı kitabında Mustafa Kemal hakkında;
"İşte bu hükümetin, bu Meclis'in, bu ordunun başında daima Mustafa Kemal bulunuyordu. Bu üç müessesenin ve her şeyin ruhu o idi. Bu zat pek zeki, pek münevver, cevval, gece gündüz durmayıp, uyku uyumayıp çalışan biri idi." demektedir. 

Son olarak Refik Halit Karay'ın kaleminden, Rıza Nur'u okuyalım:
"Kendisi ilk Hürriyet ve İtilafçılardandı. Arnavutluk ve Halaskar ayaklanmasında rolü olmuştu. (...) Rıza Nur kadar şahsi kin ve hırsını, memleket menfaatine karşı kullanacak ve kendisine verilecek vazifeyi yersiz ve asılsız olarak destek yapacak bir adam pek bulunmaz. (...) İttihatçı olarak mebus çık, değiş; İttihatçı kesil, oradan da ayrıl Atatürkçü görün, bunu da tep, bambaşka bir işe giriş. Bu az zamanda ister siyasi, ister ilmi veya ahlaki olsun, bu derece değişme, eskiyi tepme, yeniden dönme, ayrıldıklarının kanına susama, normal bir gelişme değildir."

Rıza Nur'un Türkçülüğü
Rıza Nur'un Türkçülük düşüncesini “Balkan Savaşı'ndan önce ve sonra” diye ikiye ayırmak yerinde olacaktır. Çünkü düşünce ve eylemlerinde önemli ölçüde değişiklikler vardır.

2. Meşrutiyet'le birlikte Meclis'de “mebus” olarak görev yapan Rıza Nur'un o dönemden Balkan Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı'daki ayrılıkçı hareketlere ve Türklüğe bakış açısı bir hayli ilginçtir.
Osmanlı döneminde milliyetçilik hareketlerine (Türkçülük de dahil) devleti parçalayacağı gerekçesiyle karşı çıkan Rıza Nur, anılarında şöyle der:
"Ben Türklük için can veriyorum; fakat bunu gizli leğen gibi taşıyorum. Kimseye söylemiyorum. Çünkü biz bunu yaparsak, diğerleri de zamirlerini açığa vurmaya meşrû bir sebep bulacaklar. Bu da, memleketin parçalanması ve inkırâzı demektir. Vatan, İşkodra'dan Basra'ya ve Yemen'e kadar uzanıyor. İçinde yetmiş iki buçuk millet var. Bu hal Türkiye'nin en büyük zaafı ve hayatını daima tehdit eden en büyük tehlike idi. Bu sebeple millî fırkaların teşekkülünden tüylerim ürperiyordu."
Devletin içinde bulunduğu durumu yeterince çözümleyemeyen Rıza Nur, yukarıda yazdıklarından dolayı, yani "Biz Türk'üz dersek, onlar da ‘şuyuz’, ‘buyuz’ der" yaklaşımıyla Türklük’le ilgili sesini çıkaramamıştır. Zaten, atı alanın Üsküdar'ı geçtiği bir dönemde, yani Meclis'de tüm uluslar -Türkler dışında- milliyetçiliklerini yapıyorken, devletin parçalanıyormuş, yıkılıyormuş umurlarında değilken; Türkler’e sesinizi çıkarmayacaksınız demek, açıkça Türklüğü baltalamak demektir. Hatta Rıza Nur, Hüseyin Cahid'in “Tanin” gazatesinde çıkan, (Türkler’i kastederek) "Millet-i Hakime" başlığını koyduğu yazısına birlik ve beraberliğe zarar verir endişeyle karşı çıkmıştır. İlginç değil mi? O dönem için bile tarihi bir gerçeklik olan, Türkler’in “hakim millet” olduğu düşüncesine Türkçü(?) Rıza Nur karşı çıkıyor! Bütün ulusların milliyetçilik düşüncesini merkeze alarak örgütlendiği bir dönemde Türkler’i bundan yoksun bırakmak Türkçülüğün neresine sığar?..

Rıza Nur'un Osmanlı Devleti'nden kopan parçalara bakışı da ilginçtir;
"Bunlar, vakıa yüreğimize dert oluyordu; fakat ben içimden memnun oluyordum (...) [bu] uzuvlar kangren olmuş uzuvlardır. Böyle uzuvlar kesilip atılmazsa vücudu da mahveder. Bunu, akıllı olsak biz yapacaktık. 'Allah razı olsun, Avrupa operatörleri yapıyorlar' diyordum."

Rıza Nur, "Türk Tarihi" adlı yapıtını yazma sürecini de şöyle anlatıyor:
"Balkan Harbi'ne kadar milletin meydana çıkması aleyhinde idim. Bunu gizli din taşır gibi taşırdım. Balkan Harbi neticesi bu korkumu yok etti. Hem de Rum, Arnavut, Bulgar, Ermeni ve emsalinin yaptıkları şeyler Türklüğümü galeyana getirdi. Bu millete Türklüğünü bildirmek, atalarının şanlı zaferlerini, menkıbelerini öğreterek ona milli benliğini vermek, en mühim ve en evvel olan bir iştir kanaatini hasıl ettim. Bunun için de ‘bir Türk Tarihi yazmalıdır’, dedim. Bu yolda tetkikata başladım." Burada yazdıklarından da anlaşılacağı gibi Rıza Nur'un Türkçülüğü reaksiyoner (etkiye tepki odaklı) bir nitelik taşımaktadır. Oysaki o dönemde Türkçü aydınlar -Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, M. Emin Yurdakul, Ömer Seyfeddin- yoğun bir biçimde etkindirler.
Rıza Nur'un Türkçülüğe bakışını “Tanrıdağ” dergisindeki yazılarında da görebiliyoruz. Milliyetin asla bir ekin konusu değil, soy ve kan konusu olduğunu düşünen Rıza Nur'a göre dil, anlayış, yazın gibi ekinsel özellikler milliyet binasının ikinci dereceden malzemeleridir. Kanı bozulan, ahlaksızlığa, zevke, eğlenceye düşen ulusların yeri tarihin mezarlığıdır. Ona göre Türkler, aralarına giren yabancılar yüzünden yüzyıllardır çok çekmişlerdir.

Türkçülüğün en önemli kuramcılarından Ziya Gökalp'e göre milliyetin en önemli unsurlarından biri (hatta birincisi) ekin iken, Rıza Nur'a göre milliyeti ekine bağlamak olanaksızdır. Remzi Oğuz Arık'a göre Rıza Nur;
"Türkçülüğü bir kan ve ruh meselesi bilen, kan ve ruh itibariyle Türk olanların dil ve kültür bakımından yekpâre bir millet teşkil ettiğine, bu bütünlük ve birliğin bir gün tam olarak tahakkuk edeceğine candan ve gönülden inanan büyük bir Türkçüdür."

Rıza Nur, Ziya Gökalp'le ilgili bir anısını da şöyle anlatır:
"... Malta'dan kurtulmuşlar. Aileleriyle memleketlerine gidiyorlar. Ziya Gökalp'i şahsen de şeklen de ilk görüyorum. Alçak boyluca, şişmanca, esmer, gözleri sönük ve derin, dalgın, hareketleri yavaş biri. Kendisine 'Diyarbekir'e gidip ne yapacaksın? Vatana hizmet lazım. Seni Ankara'ya götüreyim' dedim. Tereddüt etti, sonra ikna ve razı ettim. Ziya, İttihadçılar'ın içinde yegane bir düşünür kafa ve alim bir adamdı. Memleket ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl muhasım saflarda bulunduk. Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş başına koymalı. Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Laf ağzından damla damla çıkıyor..."

“Türk Tarihi” adlı yapıtının girişinde;
"Dünyada en büyük iftiharım Türk yaratıldığımdır. Bu kadar tarih okudum. Türk kadar kahraman, mert, iyi yürekli, zeki ve aklıselim sahibi insan; Türk kadar büyük ve yüksek bir tarihe malik bir millet görmedim." diyen Rıza Nur, bu yapıtta Türk tarihine toplu bir bakış açısı geliştirmiş, hanedanların ayrı birer devlet gibi algılanmaması gerektiğini belirtmiş ve tarihe bakış anlamında kendisinden sonra gelecek Türkçüleri önemli ölçüde etkilemiştir. Ayrıca Atsız'ın yazılarında da görülen, Rıza Nur'un; "Müslümanlığın, Türkistan'da yayılması Arap emperyalizminin zaferidir." görüşü kitabın birçok yerinde savunulmuştur.

Atsız'a göre 'hem fikrî, hem de amelî' Türkçülük yapan Rıza Nur, Ankara'daki bakanlıkları sırasında Türk olmayan görevlileri işten çıkarıp memurları öz Türklerden seçmeye özen göstermiş, yazışmaların sade bir Türkçe ile yapılmasına ve Türk ekini ile ilgili çalışmalara da önem vermiştir.

Rıza Nur ve Atsız
Türkçülük hareketinin düşünce alanındaki doruk adlarından biri olan Hüseyin Nihal Atsız'ın (1905-1975) yaşamında etkili olan kişiliklerin başında Dr. Rıza Nur yer almıştır.
Atsız'ın yazılarını okuyanlar görmüşlerdir. Atsız, Rıza Nur'u dört büyük Türkçü’den (diğerleri Süleyman Paşa, Ali Suavi, Ziya Gökalp) biri olarak görmektedir.

Rıza Nur, Atsız'la “Türk Tarihi” adlı yapıtı aracılığıyla tanışmıştır. 1925'de bu yapıt yayınlandığında “Askeri Tıbbiye” öğrencisi olan Atsız, yüksek olasılıkla bu yıllarda kitabı alıp okumuş, daha sonra da fakültedeki asistanlık yıllarında Rıza Nur'un Mısır'da Türkbilik Revüsü'nü yayınladığını öğrenerek iletişime geçmek istemiştir. Arkadaşı Ahmet Caferoğlu'na buna nasıl ulaşacağını sorduğunda "Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir." demesi üzerine başlayan mektuplaşma ve dostluk Rıza Nur'un Atsız'ı “manevi evladı” saymasına kadar ilerlemiştir.

1938’de yurda dönen Rıza Nur'u ilk karşılayan, Atsız olmuştur. Döndükten bir süre sonra Tanrıdağ adlı bir dergi çıkarmaya karar veren Rıza Nur, derginin kadrosuna Atsız'ı da katmıştır. Bu dergi, Rıza Nur'un 1942'de ölümüne kadar çıkmış, ardından sona ermiştir. Rıza Nur, ardında mirasçı bırakmadan ölünce, cenaze işleri ve diğer hukuki işlemlerle Atsız ilgilenmiştir.

Atsız'ın yaşamı boyunca çeşitli yerlerde yazdığı yazılara kronolojik (tarihdizimsel) olarak baktığımızda Cumhuriyet'in ilk yıllarına bakışında yer yer değişiklikler olduğunu görürüz. 30 ve 40'lı yıllarda yazdığı yazılardaki “aykırı”/”ayrıksı” denilebilecek tutumunun, o dönemlerde yakın ilişkide bulunduğu ve büyük saygı duyduğu, mezar taşına  "Türklük için yaşadı, öldü" diye yazdıran Rıza Nur'un etkisiyle biçimlendiğini söyleyebiliriz. Atsız'ın o dönemle ilgili düşüncelerinin biçimlenmesinde yüksek olasılıkla Rıza Nur'dan o yıllarla ilgili dinlediği anılar(?)ın büyük etkisi olmuştur.

Atsız'ın Rıza Nur'a olan saygısı 60'lı yıllara kadar sürmüştür. Bu dönemde ortaya çıkarılan Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabı, zaman zaman piyasadan toplatılmasına karşın pek çok kişi tarafından okunmuştur. Anılar, o güne kadar “milliyetçi” olarak tanımlanan kesim tarafından Türkçü söylemlerde bulunan bir kişi olması nedeniyle sevilen ve saygı duyulan Rıza Nur'a karşı bu duyguların sona ermesine neden olmuştur. Kitabı okuyanlar, ulusal savaşım ve Cumhuriyet'in ilk yıllarını az çok yaşayan insanlar oldukları için yazılanların ne derece yanlış olduğunu; Rıza Nur'un ruhsal yapısının ne derece bozuk olduğunu da anlamışlardır. Anıların ortaya çıkması Atsız üzerinde de önemli bir etki yaratmıştır. Atsız, bu tarihlerden sonra yazılarında Rıza Nur'dan söz etmemiş ve ona karşı beslediği saygı da -yakınında bulunan kişilerin aktardıkları kadarıyla- önemli ölçüde azalmıştır. 60'lı yıllardan sonra Atsız'ın Atatürk'le ilgili yazdığı yazılardaki bazı değişimlerde de Rıza Nur'dan manen uzaklaşmasının büyük etkisi vardır.
Rıza Nur'un, Atsız'ın yaşamının önemli bir bölümünde etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

Rıza Nur'un Kadın Algısı
Rıza Nur'un kadınlara bakış açısı da oldukça ilginçtir. Anılarının çeşitli yerlerinde kadınlarla ilgili düşüncelerini yazan Rıza Nur;
"Kadın nazarımda erkekten aşağı bir mahluktur. Sinirli, mantıksızdır. Harekatı akıl ve mantığa değil, sinir ve hisse tabidir. (...) Şimdi kadınların mebus, vekil gibi yüksek mevkilere çıkması moda. Akıllarına şaşarım, sökmez bir iştir. (...) Kadın zayıf bir mahluk. Tabiat böyle yapmış." diyerek kadınlara, kendi tanımıyla "aşağı bir mahluk" olarak bakmıştır.
Rıza Nur, anılarında özel yaşamı ile ilgili bölümleri açık bir biçimde yazmıştır. Şu sözleri de yine kadınlarla ilgili düşüncelerine açıklık getirecektir:
"Ben sade şehvet ihtiyacı sebebiyle kadınla münasebetteyim. Fakat kadınlar hep istediğim şeyler değildir. Hatta bu sebeple gençliğimde kadın olmak fikrine düşmüştüm. Fakat o da erkeği kadın gibi yapıyor. Hadım ağaları malum. İşin içinden çıkamadım… İşte kadın hakkındaki fikrim budur."
Anıların birçok yerinde kadınlarla ilgili aşağılama içeren söylemler kullanan Rıza Nur; "Erkeğin en müthiş belasıdır" dediği kadınlarla, 35 yaşındaki evliliğine kadar, yukarıda yazdığı nedenlerden ötürü yoğun bir ilişki durumundadır.
Rıza Nur'un, "Atalarımız, 'Karı dediğin el kiridir, yıkarsın gider.' derlerdi. Ah ne güzelmiş.." demesi kadına toplumda hak ettiği değeri veren Medeni Kanun'u ve o dönemde dünyanın pek çok ülkesinden önce kadınlara haklarını veren Cumhuriyet kadrolarıyla bu konuda da ayrı düştüğünü çok açık bir biçimde göstermektedir.
Mutsuz bir evlilik yaşantısı geçiren Rıza Nur'un ruhsal durumunun bozulmasında hanımının büyük etkisi vardır. Ancak anılarını okuduğumuzda anlıyoruz ki Rıza Nur'un kadınlarla ilgili çarpık söylemleri evlenmeden önce de vardır.
Kadınlara olan nefretinden başka insanlara da güven duymayan Rıza Nur,
"Ne hayvan ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir. Hiç kimseyi kendime dost tutmam. İnsana itimadım yoktur." der ve yine anılarının birçok yerinde; "İnsanlar ne adi şeylerdir." vd. sözleri çokça kullanır.

Son Söz
 Fırtınalı bir hayat yaşamış olan Rıza Nur, 60'lı yıllara kadar, özellikle “milliyetçi” olarak tanımlanan kesim arasında Türkçü söylemlere sahip olduğundan dolayı Cumhuriyetin ilk yıllarında yönetimle ters düşerek yurt dışına kaçmış olsa da gerek ulusal savaşım döneminde gerekse Lozan'daki delegeliği sırasında adından söz ettirdiği için saygı duyulan bir kişilik olmuştur. Fakat British Museum'a 30 yıl açılmamak koşuluyla verdiği anılarının ortaya çıkması üzerine, burada başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere dönemin pek çok önemli kişiliğine çok ağır aşağılama içeren yazıları bulunması Rıza Nur'la ilgili düşüncelerin bir anda yok olmasına neden olmuştur. Anılarında belgelere yok denecek kadar az yer veren Rıza Nur, savını kanıtlamak için yalnızca belleğini kullanmıştır. Ruhsal durumu da son derece bozuk olan Rıza Nur'un anıları, dönemi için kaynak işlevi görmekten çok, yanlı ve dayanaksız savlarla kurulmuş bir kitap özelliği taşımaktadır. Kitabın bu kadar duyulmasının tek nedeni ise Atatürk'e ve Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına karşı düşmanlık besleyenlerin tek kaynak(!) olarak kullanmalarıdır.

*Yazıda yer alan Rıza Nur'un söylemleri "Hayat ve Hatıratım" adındaki kitabından birebir alıntılanmıştır.
Kaynakça:
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım, İşaret Yayınları, İstanbul,1992.
Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967.
Özakman, Turgut, Dr. Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2009.
Deliorman, Altan, Atsız, Berikan Yayınevi, Ankara, 2013.
Koşak, Emre,"İçten Açıkyürekli Bir Yorumlama Gereksinimi ya da Atsız'a Kompleksiz Bir Bakış" makalesi, Vaktiyle Bir Atsız Varmış, Siyah-Beyaz KPSD, İstanbul, 2013.
Atsız, Rıza Nur, Çınaraltı, Sayı 52, 19.9.1942.
Ayvazoğlu, Beşir, Tanrıdağı'ndan Hıra Dağı'na, Kapı Yayınları, İstanbul, 2009.
Bardakçı, Murat, Lozan, Habertürk Gazetesi, 25.7.2011.
Bardakçı, Murat, Rıza Nur Balonu, Habertürk Gazetesi, 26.7.2013.
Kansu, Mazhar Müfit, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber I-II, TTK, Ankara, 2009.

Coşkun, Alev, Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2008.

Sayı: 9.Sayı (yıl:2 sayı:2) Ocak 2014

1 yorum:

  1. Ellerinizi sağlık hocam, Rıza Nur'un üzerinde bir şey bırakmadınız ama güzel olmuş:)

    YanıtlaSil