Pek yazık ki
toplum olarak –toplum derken Anadolu ve Rumeli içerisinde yaşayanların tamamını
kastediyorum- yeniliğe önyargılıyız. İlginç olansa şu; hem yeniye karşı amansızca bir savunma yapıyor hem de bir defa
yaşamımıza giren yeniye sanki kırk
yıl gelmesini bekliyormuşçasına sımsıkı sarılıyoruz.
18. yy’da başlayan bir politika olan yenileşme
hareketi, Padişah 3. Selim’in yaptığı uygulamalar ile ekinimizi sarmıştır.
Doğrusu Osmanlı Devleti önce duraklama
ardından gerileme sürecine girdiği
17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyılın başlarında sudan çıkmış balığa dönmüştü.
Hangi uygulamaları kimden satın almalıydık, yapacağımız hangi yenilik bizi
sıçratırdı bilinmediğinden ve bu konuda çalışacak yansız bir bilim meclisi
Osmanlı Devlet sistemi içerisinde bulunmadığından tek başına karar alıp
uygulayan taraf yine padişah olmuştur.
3. Selim tarafsız konuşmak gerekirse gerçekten açık görüşlü ve ileri
düşünceli bir insandı. Padişahlığı, onun aklındakileri gerçekleştirmesi için
sadece bir yetkiydi. Doğrusu yapısı ve alçakgönüllülüğü onu insanlardan bir
insan yapmaya yetmiştir. Bununla birlikte iyi bir gözlemci olduğunu
söyleyebiliriz. Yeniçerinin yetersizliğini görmesi ve buna alternatif olarak kurduğu
Nizam-ı Cedit Ocağı’yla Yeniçeri’yi saf dışı bırakması onun iyi bir gözlemci
olduğu kadar cesur bir önder olduğunu da göstermektedir. O dönemde iş öyle bir
boyuta gelmişti ki “Ocak (Yeniçeri)
Devlet için var” siyaseti unutulmuş “Devlet
Ocak (Yeniçeri) için var” politikası benimsenmiştir. Kışkırtmaya ve
yolsuzluğa açık bir duruma neden olan bu sorun iyiden iyiye devletin sabrını
taşırmıştı. Sonunda yapılan düzenlemeler ile yeniçeri ocağı tamamıyla ortadan
kaldırılmıştır. Yeni ocağın adı aynı zamanda o dönemde yapılan düzenlemelerin
genel adı olmuştur. Yoksa yalnızca askeri bir devrimle sınırlı kalmamıştır bu
yenilikler… Örneğin ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir hazine oluşturulmuştur. Fransa’dan
getirilen eğitmenler (subaylar) Selimiye Kışlasında eğitim vermiştir. Bu
dönemde ilginç yeniliklerden biri de Osmanlı’nın daha önce gerek duymadığı şey
yaşama geçirilmiştir. Büyükelçiliklerin açılması dış siyaset konusunda görkemli
ve kalıcı bir yenilik olmuştur. Yabancı dile ve ekin hareketlerine de önem
verilmesine karşın yapılan düzenlemeler bazılarınca iyi karşılanmamış ve
padişah tahttan indirilmiştir.
Şimdi buraya kadar okuyanlar başlıkla yazının gidişatı arasında ters bir
orantı olduğunu düşünecektir. Ancak tarihçiliğin ana esası, toplumsal konuları
derinlemesine irdelemek ve bir olay veya durumun bugünüyle
değerlendirilmesinden çok o olay ya da durumun olgunlaşmasına neden olan süreci
en az 100 yıl öncesinden başlayarak değerlendirmeye almaktır. Yakın siyaset
için bu süre 50 ile sınırlandırılabilir. Ancak Cumhuriyet öncesini yazmak veya
konuşmak için olayları 100 yıllık zaman zarfında incelemek gerekmektedir. 3.
Selim ve yaptığı düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin devletleşme aşamasında
yapılan yeniliklere örnek olmuştur. Eğer 3. Selim kelle koltukta o adımı
atmasaydı belki Cumhuriyet devrimlerini yapan ve yaşayan halk, o denli
ağırbaşlı ve uysal olamazdı. 3. Selim düzenlemelerinin ardından diğer bazı
padişahlar da çeşitli yenilikler yapmış ama yine de devletin yıkılışını önleyememişlerdir.
Yeni devletin Atatürk ve silah arkadaşları tarafından yaşama geçirilmesi ise
Osmanlı okullarında ve yenilikçi padişahların kurduğu okullardaki eğitim
dizgesiyle yetişen düşünce adamlarının kararlılığı ve desteğiyle mümkün
olmuştur. Ziya Gökalp, “bu tespihte imame” diyebileceğimiz düzeyde öncü bir
düşünce insanı, ozan ve toplumbilimcidir. Onu özel kılan birçok yönü var.
Bu yazının basit ve sıkıcı bir özgeçmiş yazısı olmasını istemiyorum. O
nedenle, Ziya Gökalp’in nerede, ne zaman doğduğunu nasıl büyüdüğünü uzun uzun
anlatmayacağım. Kısaca belirtmek gerekirse Ziya Gökalp, 1876 yılında
Diyarbakır’da doğdu. Öğrenimine de Diyarbakır’da başlamıştır. Önce Askeri
Rüştiye ardından Askeri İdadi’yi bitirerek ileride sağlam işler yapacağının
sinyallerini vermiştir. Ancak her dönemde olduğu gibi kitaplar o dönemde de
kimi çevrelerce zararlı bulunmuş ve Ziya Gökalp, Fransızca kitaplar okuduğu
gerekçesiyle nezarete atılmıştır. Çok uzun sürmeyen hükümlülüğün sonrasında
devleti temsil eden kişilerle sanki savaşıma girişmiştir. Örneğin Diyarbakır
Valisi Halit Bey’in yaptığı yolsuzluklara karşı, arkadaşlarıyla birlikte cephe
almıştır. Ne yazık ki devletin gücü bu ülkücü gençleri bastırmış ve Ziya Gökalp
yeniden yasak yayın okuma gerekçesiyle
hapse atılmıştır. İstanbul’a gidişi, okuldan uzaklaştırılması sonra yeniden
Diyarbakır’a sevki derken Ziya Gökalp iç dünyasında büyük çalkantılar
yaşamıştır. Kendisine yapılan müthiş haksızlığa karşı yüreğinde biriken bilim
arzusu asla bulanmamıştır. Ziya Gökalp’i, Ziya Gökalp yapan düşünceleriyle
birlikte Diyarbakır’da siyaset, felsefe (sosyoloji de diyebiliriz) ve tarih
üzerine çeşitli çalışmalar yapmıştır. Tam da bu dönemde bir “dejavu” yaşanacak
ve Ziya Gökalp yeniden devleti temsil eden birine karşı cephe alacaktır. Bu kez
şanslıdır, doğrusu halkı da yanına alabilmiştir. Aslında halk Ziya Gökalp’in
yürekliliğinden kuvvet bularak yapılan zulüm ve soygunlara kazan kaldırmıştır.
Güvenlik ve huzuru sağlamak için bölgede bulunan Hamidiye alayları öngörüsüz ve
kötü niyetli yöneticiler yüzünden halkın tepkisini çekmiştir. Alayın başında
bulunan İbrahim Paşa ve adamları bölgede asla onay görmeyen vurgunlar yapınca
Ziya Gökalp dizginleri kaptığı gibi olaya müdahale etmiştir. Ardından halk bir
ayaklanma başlatarak alayın bölgeden uzaklaştırılması veya İbrahim Paşa’nın
görevden azledilerek cezalandırılmasını istiyordu. Saraya seslerini duyurmak
için tek bir seçenek vardı. Telgraf… Ziya Gökalp ve beraberindeki halk
Diyarbakır telgrafhanesini basarak ele geçirmiştir. Saraya onlarca, yüzlerce telgraf
çekilerek bölgedeki sorunlar anlatılmıştır. Saray bu sorunu dikkate alarak
İstanbul’dan bir soruşturma kurulu göndermiştir. Bu kurul Hamidiye alayının
sinmesini ve sessizleşmesini sağlayarak bölgede kısa süreli bir asayiş
sağlamıştır. Ancak kurulun bölgeye sırt çevirmesiyle birlikte yeniden bir
ayaklanma olmuş ve telgrafhane tekrar işgal edilmiştir. Bu defa devreye diğer
devletler de girmiş. Tabii Osmanlı’nın yahut halkın gönencini düşündüklerinden
değil… Diyarbakır telgrafhanesi o dönemde Asya ile Avrupa’yı haberleşme
açısından birbirine bağlayan bir noktaydı. Buradaki aksaklık iletişimin
kopmasına ve işlerin yolunda gitmemesine sebep oluyordu. Saray, baskılara
dayanamayarak İbrahim Paşa ve ekibini bölgeden uzaklaştırmak zorunda kalmıştır.
Gökalp, ilk yapıtı olan “Şaki İbrahim Destanı”nı bu olayın ardından yazmıştır.
Telgrafhane baskınına özellikle yer vermemin nedeni, Ziya Gökalp’in
düşünce bazında halka önderlik edebilmesini ve bir kitleyi, düşünceleriyle
yönlendirebilmesini kanıtlamak içindi.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde çeşitli görevler alarak bu gizli kurumun
ülkeye yarar sağlamasında önemli adımlar atmıştır. Diyarbakır, Van, Bitlis
bölgesinin denetiminden sorumlu olduğu sırada çeşitli gazetelerde yazıları
yayımlanmıştır. Oradan İstanbul’a sonra Selanik’e ve sonra yine İstanbul’a
gelerek vatan uğruna ömrünü harcamıştır. Dilde yalınlaşmayı ana temel olarak
benimsediği için yazdığı şiirler ve köşe yazıları bu konuda saptamalarla
doludur. Şiirlerinde dili öyle ustalıkla biçimlendirmiştir ki çok çabuk bir
biçimde dikkat çekmiştir. Ama en çok Türkçülük üzerine yaptığı saptamalar
gündem olmuştur. Darülfünun’da okuttuğu derslerde Türkçülük ve dilde yalınlaşma
konularına oldukça yer vermiştir.
Osmanlı’nın nasıl parçalanmayacağını
hangi düşünce biçimiyle egemenliğini sürdüreceğini yazdığı makalelerde
belirtmiştir. Devletin kurtuluşunu Türkçülüğe bağlayan Ziya Gökalp, daha evvel
denenen Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncelerinin başarısızlığını da iyi
çözümlemiştir. Enver Paşa’nın Turan anlayışına hayalci yaftası vuran bugünkü anlayış, biliyorum ki Ziya Gökalp’in
Türkçülük düşüncesini de yetersiz veya gereksiz görebilir. Ancak belirtmek
isterim ki Türkçülük akımı kimi çevrelerce adı itibariyle dahi telaşa neden
olmaktadır. Bırakın uygulanmasını bunun yazılıp çizilmesi bile şu an
yaşadığımız dönemde tehlikeli sayılmaktadır. Gökalp’in Türkçülük anlayışı
damdan düşer gibi veya salt soyculuğu temel alan bir algı değildir. Gökalp’in
“medeniyet-hars” ayrımı olarak bilinen görüşü bunu çok iyi açıklamaktadır. Hars;
ekin anlamına gelmektedir. Gökalp’e göre önce uygarlık, ardından (ulusal) ekin
gelir. Ekini oluşturan şey, uygarlığın
birikimidir şeklinde bir düşünceye sahip olan Gökalp, Türkçülüğün esasını
sekiz bölümde inceler. Bunlar; dilde, estetikte, ahlakta, dinde, siyasette ve
felsefede (sosyoloji) Türkçülüktür.
Sonuç olarak Ziya Gökalp, 3. Selim döneminde başlayan yenilik hareketinin
özünü benimsemiş, farklı olma
dürtüsünü hep içinde taşımış bir düşünce ve siyaset insanıdır. Ozanlığı hep
geri planda kalsa da düşüncelerini yaymak ve inandığı konulara dikkat çekmek
üzere şiiri kullanmasını unutmamalıyız. Siyasi yaşamındaki çalkantılara karşın
o, özel yaşamında içe dönük, sakin ve kendi halinde biridir. Onun tipik
özelliklerinden biri de ümitli olmasıdır. En acıklı durumlarda bile umudunu
asla kaybetmiyor ve çalışmalarını aksatmıyordu. Son olarak özetlemek istersek o
tüm yönleriyle iyi bir entelektüel, Osmanlı’nın yenilikçi padişahlarından
devraldığı kadarıyla inançlı bir “ıslahatçı”, kalemini yurt yararına kullanmak
üzere mürekkeplendiren asil bir ozan, gençlere ayrı bir önem vermesiyle bilinen
babacan bir hoca, korkusuzca düşüncesini dile getirebildiği için vekilliğinin
önündeki millet sıfatını hak eden
çaplı bir siyasetçi ve öz yaşamında sessizliğiyle bilinen insanlardan bir
insandır.
Ziya Gökalp, Atatürk’ü etkileyen ender düşünce insanlarından biri
olmasıyla, Türk düşünce ve siyaset tarihine adını parlak harflerle
yazdırmıştır.
Yapıtları
* Malta Mektupları
* Kızıl Elma (1914)
* Türkleşmek, İslamlaşmak,
Muasırlaşmak (1929)
* Yeni Hayat (1930)
* Altın Işık (1927)
* Türk Töresi (1923)
* Doğru Yol (1923)
* Türkçülüğün Esasları (1923)
* Türk Medeniyet Tarihi (1926,
ölümünden sonra)
* Kürt Aşiretleri Hakkında
Sosyolojik Tetkikler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder