12 Aralık 2014

Ulusal Egemenlik ve Milliyetçiliğin “Olmazsa Olmaz”ı Laiklik- Emre Koşak

Türkçülük, hiçbir zaman teokrasi (din adına yönetim) ve istibdatla (baskıcı yönetim) bağdaşmaz…
Ziya Gökalp

Yaşam savaşımı canlı türleri ve soylar arasında bütün görkemiyle süregelmektedir. Bu süreğen durumun izdüşümü olarak milliyet bilinci, yeryüzünde en eski çağlardan beri insan topluluklarının dimağında, tek tek ise insanların doğasında yaşayan bir olgudur.

“Hangi milliyete bağlı/ait olduğunu bilmek” tanımlamasında anlamını bulan “milliyet bilinci”, Fransız Devrimi’inden sonraki -özellikle savaşların, ve imparatorlukların asli unsurlarına karşı başkaldırışların yaşandığı- süreçte “milliyet merkezli duyuş”, daha sonraki süreçte kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayan aydınların başlarını iki ellerinin arasına almasıyla ve ait oldukları milliyetleri oluşturan toplumları ayıltma-uyandırma çalışmalarıyla “milliyet merkezli düşünüş”e doğru evrilmiştir.

Kısaca; öncesinde var olan, ancak insan topluluklarının yönetimsel, hukuki ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur ol(a)mayan “milliyet bilinci”, Fransız Devrimi ile birlikte adına “milliyetçilik” denilen bir düşünce dizgesine dönüşmüş, ve ulus-devletlerin, yani millet merkezli cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte insan topluluklarının yönetimsel, hukuki ve toplumsal yaşamlarında egemen unsur, başlıca belirleyen olmuştur.

Başat Sorun; Egemenliğin Kime Ait Olacağı Sorunu!
Etkisi altına aldığı bütün ülkelerde bir aydın hareketi olarak başlayan “milliyetçilik”, daha sonrasında “Tanrı” adına yöneten hanedan ailesinve kendilerinin sömürüldüğü, o egemen ailelerce haksızlıklara uğratıldıkları, bunun yanında da içlerindeki ve çevrelerindeki diğer ulusların kendi uluslarının varlığına kast ettikleri hıncıyla hareket eden geniş yığınlara yön belirlemiştir.

Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız, şartsız ulusundur” sözü Yunus’un şiirleri gibi anlam içre anlamdır…

Söz, aslında “egemenlik artık ‘Tanrı’ adına yöneten hanedan ailesinin değildir” ve bununla birlikte “egemenlik ağanın, şeyhin, seçkinci (elitist) dinci bir topluluğun veya seçkinci dinsiz, din karşıtı bir topluluğun, bir despotluğun (“tek kişi” merkezli baskıcı yönetim) da olmayacaktır” anlamını karşılamaktadır. Söz, “egemenliğin, ‘bir milliyete ait olma bilinci’yle hareket eden güçlü bir toplumun, yani halkın, yani ulusun olduğu”nu belirterek sonradan sonraya iyice çarpıtılan, içi boşaltılan “demokrasi”nin de ne olduğunu ortaya koymaktadır.

“Çocuk” denilen yaşlardan itibaren kendisinden çok şey öğrendiğimiz, 22 Temmuz 2011’de sonsuzluğa erişen değerli yazar Necdet Sevinç, 2002 yılında yazmış olduğu bir yazıda ulusal egemenliği kendince şöyle tanımlar ve özellikle 3 Kasım 2002’den itibaren seyretmiş olduğumuz “çadır tiyatrosu”nu çok güzel özetler;
Benim için millî egemenlik, seçilmişlerin hükümranlığı ya da meclis hâkimiyeti falan değildir! Şâyet hürsem, özgürsem, bu topraklar bu gök, bu bayrak ve bu devlet benimse Türklüğü yaşamak demektir millî hakimiyet, buram buram koklamak demektir!
Türklük ve Türk Milleti’nin bütün mukaddesât ve müktesebâtı hergün hakarete uğruyor, hergün tezyif, hergün tahkir ediliyorsa Allah’ın hiçbir kulu Büyük Millet Meclisi’ni, millî egemenliğin delili ve teminatı olarak gösteremez bana!(1)
Her şey bu kadar açıktır…

Bir hukuki ve toplumsal düzen olarak laikliğin, ulusal egemenlikle ve ulus devletle ilişkisini anlattığı, “Yedi Canlı Cumhuriyet” adlı kitabının önsözündeki söylemlerinde, kültür insanı Özdemir İnce hem 2009 yılında yazdıklarıyla, bir yazarın sonrasında olacaklara ilişkin öngörüsünü ortaya koyuyor, hem de Necdet Sevinç’in alıntıladığımız söylemlerini, kendi biçemince tamamlıyor;
Muhalif dinsel cemaatler, AKP iktidarı döneminde artık siyasal partilere dönüşmeye başladı. Şu anda ülkeyi yönetmekte olan AKP bir dinsel cemaatler koalisyonudur. Ve önümüzdeki dönemde bu cemaatlerden biri tek başına hükümet etmeye başlayabilir. Ulusal devlet ve laik düzen hırpalandığı ya da ortadan kalktığı için demokrasi rejimi de sona erer. İster demokratik seçimle olsun, ister olmasın sona erecektir. Bu nedenle tek cemaatin iktidarı kuşkusuz demokratik yolla gerçekleşmeyecektir. Tek cemaatin kuracağı rejim despotik ve totaliter olacaktır. Öteki cemaatlerin iktidarı ancak kan dökülerek gerçekleşebilir. Demokratik seçimlerle iktidara gelmiş olmalarının hiçbir etik değeri yoktur; kendi cemaatlerinin tek başına iktidarını isteyenler her türlü fesat ve kargaşayı göze alırlar.(2)

Laiklik, Milliyetçilerin “Ulus” Merkezli Bakış Açısı ve Ulusal Egemenlik…
Elbette her laik, milliyetçi değildir. Ancak her milliyetçi laiktir, laik olmak durumundadır. Laik anlayışa sahip olmak milliyetçi olmanın en başta gelen zorunluluğudur, “olmazsa olmaz”ıdır.
Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise; milliyetçilik karşıtlarının hepsi laiklik karşıtı değildir. Laik olup da milliyetçiliğe karşı olan çeşit çeşit, renk renk, ton ton düşünsel topluluk bulunmaktadır. Ancak laiklik karşıtlarının tastamam hepsi milliyetçiliğe ve milliyet bilincine karşıdırlar. Milliyetçiliğe ve milliyet bilincine en büyük zararı verenler ise “milliyetçi” tanımı içerisinde ele alınan hatta bu tanımın merkezine oturtulan ancak inançsal bağnazlıklarıyla toplumsal yaşamın her alanında ne olduklarını ortaya koyan laiklik karşıtlarıdır.

Laik olunmadan ne aydın, ne demokrat, ne de milliyetçi olunamaz.

Yeryüzünün neresine giderseniz gidin; milliyetçiler, geçmiş ve gelecekte yaşanmış ve yaşanacak olan olay ve olgulara, yaşama, evrene, topluma ve bireye “ulus” merkezli bakarlar. Bu bağlamda, sıraladığımız unsurlara, “din-inanç” merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler eşyanın doğası gereği kesin kez laiktir, “milliyetçilik” düşüncesi var olduğundan beri de “laik” tanımı içerisinde değerlendirilir. Ve ancak “din-inanç” merkezli değil de “ulus” merkezli bakan milliyetçiler “ulusal egemenlik” diye bir kaygı taşırlar, “ulusal egemenlik”i ülküden gerçeğe taşımak için çabalarlar ve erki ele aldıklarında da gerçekleştirirler.
İşte; “ulus” merkezli bakan milliyetçilerin kurduğu ve erki ele aldığı, bu doğrultuda da “ulusal egemenlik” ve yine bununla bağlantılı “tam bağımsızlık” kavramlarının hakkının verildiği devlet biçimine de “ulus devlet” denmektedir.

Konumuzun Türkiye boyutuna ilişkin Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar’ın saptamalarına değinmek çok yerinde olur;
Lâik devlet, Türkiye Cumhuriyeti için bir hayat meselesidir. Çünkü lâik devlette lâiklik zedelendiği takdirde milliyetçilik zedelenecektir. Milliyetçiliğin zedelenmesi bağımsızlığımızı zedeleyecektir. Bağımsızlığımızın ve milliyetçiliğimizin zedelenmesi demokratik düzeni yok edebilir. Bu itibarla laiklik inkılâbı önemlidir.(3)

Şehit Türkçü aydın Necip Hablemitoğlu’nun, “Türk-İslâm sentezi” adı altında yürütülen güdümlü algı yönetiminin ipliğini pazara çıkarttığı bir yazısında belirttiği gibi; “Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir”(4). Türkçe bilen-anlayanlar için belirtmeye bile gerek yok, ancak; “olabilir” sözünün içeriği “olmak zorunda değildir” anlamını da karşılamaktadır. İslam dininde “olmayanı oldurmak”, “yoktan var etmek” tek muktedir olan Tanrı’ya aittir. Bu bağlamda Tanrı’nın dışında hiç kimsenin olmayanı oldurtamayacağı, vicdanlar üzerinde yetki sahibi olamayacağı ortadayken “Türk-İslâm sentezi” adı altında yürütülen güdümlü algı yönetiminin olmayanı oldurtmaya çalışan ama kesinlikle de başaramayan, başaramayınca da ötekileştiren, dışlayan ve bu tutumuyla bağlantılı olarak hırçınlaşan bağnazlığı, Türkiye’de “Türk milliyetçiliği” gerçeği adına büyük utanç kaynağıdır.
Halbuki Türkçülüğün en büyük kuramcısı Yusuf Akçura, taa 1903 yılında din-inanç ile toplum ilişkisine ilişkin nasıl bir öngörü ortaya koymuştur;

Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasi önemlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. Toplumsal olmaktan ziyade bireyselleşiyorlar. Toplumlarda vicdan özgürlüğü, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, toplumların ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hadi ve kılavuzluğunu üzerlerine alıyor, ancak yaratan ile yaratılan arasındaki vicdani bağ durumuna geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak milletlerle birleşerek, milletlere yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve toplumsal önemlerini koruyabiliyorlar.(5)

Her Bireyin ve Ulus Birliğinin Güvencesi; Laiklik
Laiklik; dindarların kesinlikle din ve inanç sömürücülerince sömürülemediği, dindarların sırtlarından geçinilemediği hukuki, toplumsal düzenin adıdır.

Laiklik; hem çoğunluğun benimsediği dini benimseyen ancak dinin gereği olan yaşam biçimine pek uymayan veya hiç uymayan bireylerin, hem farklı din-inanç mensuplarının, hem de dinsizlerin aynı toplum içerisinde huzurlu, mutlu yaşamasının güvencesidir. Bunun yanında laiklik, “din” adına aldatılmalarını engelleyerek dindar bireylerin de güvencesidir.

Bu doğrultuda, “laik” olduğu öne sürülen bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Diyanet İşleri Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz’ın diyanetin yeniden yapılanmasını, devletin dine karışmamasını istemesi, devletin dinden elini tamamen çekmesi gerektiğini belirtmesi ve 1980 darbesinin dini olumsuz etkilediğini vurgulaması da bu değerlendirmelerimiz doğrultusunda çok önemli ve anlamlıdır…(6)

“Marksist” olarak bilinen kesimlere göre milliyetçilik, bir “burjuva ideolojisi”dir. Burjuva, “kentli” (şehirli) demektir. Aslında bu kesimler, yalnızca bu noktadan bakıldığında milliyetçiliği ve milliyetçileri doğru tanımlamaktadırlar. Ancak Batı’da, ve sonrasında bütün yeryüzünde yayılan sanayileşmeyle bağlantılı kentleşme süreci gerçekleşmeden çok daha önce de milliyetçiliğin ön aşaması olan “milliyet merkezli duyuş ve düşünüş”ü ve onun da arka planı olan ve her bireyin doğasında yer alan “milliyet bilinci”ni Batıcı sakat bir algıyla yok saymaktadırlar.
İmparatorlukların çöktüğü, her ulusun artık tamamen kendi davasının peşine düştüğü sürecin devamında yeniden biçimlenen çağdaş dünyada, sanayileşmenin (üretimin=sanayi üretiminin) olmadığı yerde kentleşme (kastettiğimiz sağlıklı bir kentleşme), kentleşmenin olmadığı yerde laikleşme, laikleşmenin olmadığı yerde de uluslaşma gerçekleşmez.

Bu bağlamda Büyük Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurduktan sonraki “uluslaşma projesi” yarım kalan, ve daha sonrasında da içi boşaltılan bir projedir. Çünkü Batılı sömürgeci güç odaklarının yörüngesine girip onların hammade kaynağından öteye gidemeyen, ancak o odakların “distrübütör”ü, “acente”si konumunda olan ve zaten bundan dolayı sanayi toplumuna geçemeyen, süreç içerisinde tarımı ve hayvancılığı da desteklenmeye desteklenmeye bitirilen ve yine bununla bağlantılı olarak “çarpık kentleşme” kangreninin her yanı sardığı Türkiye’de “laiklik”,  “demokrasi” ve “milliyetçilik” kavramlarının doğru tanımlanması ve işlerlik kazandırılması söz konusu bile olamazdı.
Ortaçağ kalıntısı, kırsala egemen olan “ağalık” ve “şeyhlik” kurumları, kırsaldan tasfiye edilmemesi bir yana “çarpık kentleşme”nin sonucu olarak büyük yerleşim birimlerine (metropollere) kadar yayılmış, biçim değiştirerek “çağdaş (şehirli) ağalık” ve “çağdaş şeyhlik” düzenine geçilmiştir. Ve kentlerde yaşayan toplum, kendisini “bir ulusun bireyi” veya “yurttaş” olarak değil de “falanca cemaatin müridi”, “filanca mezhebin bağlısı”veya “feşmekanca aşiretin mensubu” olarak tanımlamış, parçalara ayrılmıştır.

Laikliğin egemen olmadığı toplum ulus özelliği ve niteliği taşımaz. Çünkü ulus bilincinin egemen olacağı koşullar o toplumda gerçekleşemez. Farklı dinlere ve/veya mezheplere bağlı olmak (inançsal bağnazlık) ayrışmanın ve birbiriyle dalaşmanın gerekçesi olur.
Mezhepçi, cemaatçi, aşiretçi, hemşehrici algıların ayrıştırdığı toplum bir ve diri olamaz. Bu algıların paramparça, darmadağın edildiği toplum birleşir, diri ve güçlü olur. Bu da laik bir hukuki, toplumsal düzenle gerçekleşir. “Bir milliyete ait olma bilinci” olarak tanımlayabileceğimiz “ulus bilinci” bu koşullarda yaşam bulur. Ancak “ulus bilinci”nin yoğurduğu güçlü toplumda ulusal egemenlik gerçekleşir…

Tek Hukukluluk-Çok Hukukluluk Bağlamında Toplum ve Devlet
Laik hukuk, her tür inanç ve dinden bireylerden oluşan toplumda uygulanan, tekil hukuk sistemidir. Bu “tek(il) hukukluluk” durumu da ulus-devletlerin doğası gereğidir. Atatürk’ün “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olarak tanımladığı “ulus” olmanın, “ulus bilinci”ni egemen kılmanın dolayısıyla da ulusal egemenliğin gereğidir.

Bu bağlamda “tek hukukluluk” demek olan “laik hukuk”un olmadığı noktada “çok hukukluluk”, yani her dine ve her inanca bağlı kesimlere ayrı ayrı hukuk kuralları oluşturmak durumunda kalınır. Bu durum, başlı başına ulus bütünlüğünün bölünmesi ve ayrıştırılması sürecine bir basamak işlevi görmekte, “ümmet” algısıyla yönlen(diril)en kalabalıkların oluşmasını sağlamaktadır.
“Çok hukuklu”, “çok kültürlü”, bölünmüş, ayrıştırılmış toplulukların oluştuğu, oluşturulduğu bir yapıda, “ulus” merkezli değil, “din-inanç” merkezli bakıldığı için “milliyetçilik” düşüncesinin köküne kibrit suyu çakılacaktır, böylesi bir yapıda da “ulusal egemenlik” kavramından söz etmek, söz eden için ahmaklıktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Tıpkı Büyük Önder’in Medeni Kanun’un gerekçesinde belirttiği gibi;
“Kanunları dine dayalı olan devletler, kısa bir zaman sonra memleketin ve ulusun gereksinimlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler açıklarlar. Yaşam yürür, gereksinimler hızla değişir. Dine dayalı kanunlar, değer içermezler. Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin yalnızca bir vicdan işi olarak kalması, çağımız uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın ayırmaçlarından biridir.

Özünü dinden alan kanunlar uygulandıkları toplumları, indirildikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi önleyen önemli etki ve nedenler arasında bulunurlar. Bu amaçla hazırlanan Türk Medeni Kanunu, uygar uluslar arasında en kusursuz ve halkçı olan İsviçre Medeni Kanunu’ndan alınmıştır: Türk yenilenme tarihi tanık tutularak denilebilir ki, Türk ulusu bu çağın gereksinimlerine uygun olarak meydana getirilen usa uygun yeniliklerden hiç birisine karşı çıkmamıştır.

Çağdaş devletler, dini dünyadan ayırmakla, insanlığı, tarihin en kanlı girişimlerinden kurtarmış, dine gerçek ve devamlı bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli etnik grupları kapsayan devletlerde tek bir yasanın bütün toplulukta uygulanma alanı bulabilmesi için, bunun din ile ilişkisinin bulunmaması, ulusal egemenlik için zorunluluktur. Çünkü yasalar dine dayalı olursa, vicdan özgürlüğünü kabul zorunluluğunda olan devlette, muhtelif dinlere bağlı vatandaşlar için ayrı ayrı yasalar yapmak gerekir. Bu hal, çağdaş devlette esas olan; politik, sosyal, ulusal birliğe tamamen karşıt olur… Din, Devlet nazarında; vicdanlarda kaldıkça saygındır ve güvencededir.(7)

Bağlı olduğu siyasi yapı içerisinde yer yer çok sert tepkilerle karşılaşsa da bizim düşünce evrenimizin durulaşmasında önemli katkıları olan Necdet Sevinç, “laik hukuk”u egemen kılıp “ulusal egemenlik” kavramını yaşama geçirenlerin değerini ortaya koyduktan sonra “laik hukuk”u yıkıp “ümmet” algısıyla kalabalıkları yönlendirmeyi amaçlayanların gemi hepten azıya aldıklarında olacak olanları kendi sert biçemiyle, yine 2002 yılında yazdığı bir yazıda şöyle anlatmıştır;

Her imparatorluğun bir anavatanı olduğu halde, esefle kaydediyoruz ki 1453’ten, yeni imparatorluk sürecinin başlangıç tarihinden itibaren, dönme-devşirme enderun iktidarında pekişen Osmanlı idaresinin anavatan olarak kabul ettiği bir coğrafya parçası olmamıştır. Hatta Namık Kemal’e kadar Osmanlı metinlerinde vatan kelimesine dahi rastlanmaz! Vatanın adı mülk, milletin adı millet-i İbrahim, halkın adı reayadır!
İşte 19 Mayıs 1919’da başlayıp 29 Ekim 1923’te tamamlanan süreçte halk reaya ve kul olmaktan kurtarılmış, bu coğrafyada yaşayan toplumun şerefli adı da binlerce yıl sonra kendisine iade edilmiştir: Türk Milleti!
Ve Anadolu coğrafyasında mukaddes Türk millî devleti, yani Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti’nin diline, kültürüne, tarihine, örfüne, hukukuna özetle tüm mukaddesatına sahip çıkmış, bu asil milleti ümmet politikaları içinde eriyip yok olmaktan kurtarmıştır.(…)
Fakat son zamanlarda Türkiye’yi yeniden ümmet toplumu haline getirmek isteyenler çıkmıştır ortaya.
Büyük Türk Milleti’nin asil ismini kapanası ağızlarına almaya dahi tenezzül etmeyenler çıkmıştır! Atatürk’ün ‘ Ne mutlu Türk’üm diyene’ vecizesini ‘ırkçı tahrik’ olarak kabul edip, bir tek Türk bayrağının dahi dalgalanmadığı salonda İran elçisinin elini öpmek için sıraya giren meczuplarla, eşkıya reisinin kardeşini kutsamak için tepişen haydutlar ortaya çıkmıştır.
Şimdi bu meczuplar ve haydutlar, bütün millî mukaddesatımızı ‘bayrak-mayrak’ diye küçümseyen bir suratsızla, Türk Milleti’ne duyduğu kini ‘ Türk olmaktan Allah’a sığınırım’ cümlesiyle kusan bir sipariş genel başkanla birlikte, utanmadan sizden yetki isteyeceklerdir. Unutmayınız ki bu yetkinin verilmesi Türk egemenliğinin devşirme çocuklarına devredilmesi demektir.(8)

(1) Millî Egemenlik ve Palavracılar, Necdet Sevinç, Kurultay, 21 Nisan 2002
(2) Yedi Canlı Cumhuriyet, Özdemir İnce, Cumhuriyet Kitapları
(3) Ord.Prof.Dr. Reşat Kaynar, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 8, Cilt 3, Mart 1987
(4) Organize Suçlar ve Fethullahçılar–Dr. Necip Hablemitoğlu-http://hablemitoglu.com/organize.htm (Erişim : 15-12-2011)
(5) Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumu Yayınları
(6) Prof. Dr. Ali Arayıcı, “Hedef, Laik ve Tam Demokratik Türkiye”, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Sayı 43, Nisan 2002
(7) Laiklik ve Şeriat Çatışması, Bahir Mazhar Erüreten, Toplumsal Dönüşüm Yayınları
(8) Cumhuriyet ve Millî Egemenlik, Necdet Sevinç, Yeniçağ, 29-10-2002

Sayı:2 Mayıs 2013

10 Aralık 2014

Serdengeçti’nin Said Nursi’ye Bakışı Bağlamında; Milliyetsiz(!) Milliyetçilik- Burkay Kılavuz


Türk-İslam sentezci hareketin temel taşlarından birisi de kuşkusuz Serdengeçti’dir. Hemen hemen her sentezci, onun düşüncelerinden etkilenmiştir. Türk-İslam sentezi düşüncesinin kitlelere yayılmasında önemli rolü oldu.

Türkçülüğün her alanda karşısında yer alan bu siyasi-yapay akımın Türk milliyetçileri üzerinde yarattığı etki ne yazık ki Türklük açısından yıkımdır! Bugünkü AKP iktidarını ve milliyetsiz milliyetçilik düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Serdengeçti’nin Türkçülük-Turancılık davasında yargılanmasına karşın Türkçülük ile hiçbir biçimde bir yakınlığı olmamıştır. Hatta Türkçüler’in “Tanrı Türk’ü Korusun” duasına “Tanrı Türk’ü, Allah da Müslümanı korusun” diyerek bir nevi tepki göstererek karşılarında olduğunu belirtmiştir.
Türk Milliyetçileri içerisinde “milliyetsiz Müslüman” anlayışını bilinçaltına sokmuştur.
Onun bu düşüncelerinin en büyük kaynaklarından birisi tüm zamanların harikası(!) olan Said Nursi’dir.
Said Nursi (Kürdi) ile olan yakınlığı ve sevgisi Nurcular tarafından beğeni toplamış, ülkücüler içerisinde de Said Kürdi’ye olan yönelimin uyanmasını sağlamıştır. Daha sonraları kurulacak olan MHP içerisinde de Türkçülüğün tasfiyesine çokça katkısı olmuştur.

Bir-çok kez, Serdengeçti Dergisi’nin sayılarında ona övgü içeren yazı ve şiirler yayınlamıştır. O yüzden Türk Milliyetçiliği yani Türkçülüğün tarihinde Serdengeçti Dergisi asla yer alamaz.
1952 yılının Mart ayında, Serdengeçti’nin 6. sayısında "Said Nur ve Talebeleri" başlıklı yazısı Nurcular tarafından en beğenilen yazılarından birisidir.

Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi bir şeye inanmış: Allah’a. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… Onun ulu Peygamberine… Onun büyük kitabına… Kur’ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz birşeye bağlanmak; her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet, ne büyük saadet!

Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta… Şark yaylâlarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur! Divan-ı harpler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar, onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler, bu müthiş adamı, bu mâneviyat adamını yolundan çevirememiş. O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’ân-ı Kerîmde “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz” (Âl-i İmran sûresi, âyet 139)buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecellî etmiş.

Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir, büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri…

Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebî olmak gerek! O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O, hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman âbidesinin karşısında eridiler, sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim-selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler, din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı, üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar, onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur Risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur Risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler, bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler, tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershane… Onun nuru, Kur’ân’ın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırdısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.

Osman Yüksel, Atatürk’e “decal” diyen, pek de güzel Kürtçülük yapmış, bağımsız Kürdistan sevdalısı, İngiliz işbirlikçisi Said Nursi’ye yukardaki satırlarla övgüler dizmiştir. Ve buna karşın birilerince “büyük Türk milliyetçisi” olarak anılıyor halen!

Türk Milliyetçileri üzerinde bilinç yitimi oluşturacak bu zararlı herife aşırı derecede saplanmıştır Serdengeçti
Dergisinin Ağustos 1952 tarihli 17. sayısında Said Nursi için şu şiirini yayınlıyordu kapaktan;

"Said Nursi yirminci asır karanlığını delerken!.

Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz...

Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz!

Musa ol! Hakka yüksel, tecelli et Tûr'a..

Zulmet yıkılsın gitsin, cihan garkolsun Nura!..
" diyordu…
Serdengeçti, bunlarla da kalmaz, zamanın harikası(!) Said Nursi hakkındaki bir rüyasını da şöyle anlatır:
O gece bir rüya görüyorum: Geniş yeşil bir meydan. Meydanda binlerce, on binlerce insan. Bu insanlar hem genişliğine, hem derinliğine meydana yayılmışlar. Omuz omuza göklere kadar yükselmişler. O onun omuzuna basmış, o onun omzuna.. Böylece bu muazzam insan yığınından âdeta koskoca bir dağ meydana gelmiş... Bu insanların en yükseğinde de Said Nursî Hazretleri... Sanki minarenin alemi gibi... Sanki kâinata Allah'ın varlığını, birliğini işaret eder gibi, bir heybetle duruyor. Ben karşıdayım. Beni gördü. Gülümseyerek iki eliyle selâm verdi. Selâmını aldım. Başı göklere değiyordu. Saçları rüzgârlara karışmıştı. Bütün insanlar ayaklarının altında idi... Omuz omuza vererek onun dünyadaki mesnetleri haline gelmişlerdi. Rüyada heyecanlanmışım, uyanıverdim.

Rüyasında peygamber görmüş gibi anlattığı Kürt Milliyetçisi Said, Teali İslam Cemiyeti’nin 16 Eylül 1919’da İkdam Gazetesi’nde yayınladığı bildiride Türk Ulusu’nu Kuvayı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı savaşım vermeye çağıran bildirinin altına imzasını da çakmıştır!

Türk Ulusu’nun en zayıf noktalarından birisi olan din inancı her dönemde böyle Kürt Said (Nursi) gibi İngiliz işbirlikçilerinin işine fazlaca yaramıştır. Bugün de aynı görevi yerine getiren o ünlü “ağlayan adam” vardır.
Serdengeçti’nin bütün insanların üzerinde gördüğü Said Nursi hakkında Yumni Sezen’in “Dinlerarası Diyalog İhaneti” kitabını öneririm. Bu büyük Müslüman’ın(!) İslam’a ne büyüklükte zarar verdiğini pek açık bir biçimde anlatıyor.

1953 yılında Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması ile bilinçsiz bir Türk milliyetçisi kuşak yetişmiştir. Ve bunlar memleketin siyasi kadrolarında da görev almışlardır. 

Tüm bu bilinç yitimine karşın Türkçüler, Türk Milliyetçileri(!)’ne karşın savaşımlarını sürdürmüşlerdir.
Din kisvesine bürünmüş “Selamün Aleyküm” milliyetçileri, Cumhuriyet ile birlikte yayılma fırsatı bulan Türkçülüğü temelinden sarsmışlardır. Türkçülüğe en büyük seti bunlar çekmişlerdir. 

Önce CMKP, sonra Milliyetçi Hareket Partisi olan kurumda bulunan Türkçüler’i de bir biçimde tasfiye etmişlerdir. Bu konuda en bilinen olayı rahmetli Hablemitoğlu yazmıştır.

CKMP döneminde, Türk millliyetçilerini iğfal amacıyla ortaya atılan Türk-İslâm sentezi gibi temelsiz, yapay, saçma ideolojiye karşı çıktığım, okulumda Ötüken dergisini sattırdığım için ‘Atsızcı’ suçlamasıyla bu partiden ihraç edildim.” (“Organize Suçlar ve Fethullahçılar” adlı yazısından…)

Türk-İslam sentezci kesime “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sloganını kazandıran da Serdengeçti’dir. Din kardeşliğinin bir insanı nasıl uyuşturduğunun en belirgin örneğini Serdengeçti’de görebiliriz. İngiliz işbirlikçisi Said Kürdi’ye olan yoğun sevgisi buna en büyük kanıttır.

Türkçü gençler Serdengeçti hakkındaki izlenimlerini çoktan oluşturmuşlardır. Serdengeçti’den “milliyetçi” diye söz edildiği zaman ne söyleyeceklerini iyi biliyorlar!


Sayı:7 Ekim 2013

Tugana Destanı(Şiir)- Hasan ERİMEZ

Yağız yer toprak iken,
Gökkube göğen balkır iken,
Gökte Tanrı gazapla doldu
Tekmil acun suda boğuldu
Kara toprak göğene döndü
Göğen kubbe kapkara oldu
Sade bir gemi kaldı;
Birkaç insan, her türden hayvan.
Dediler: “Şu Tanrı’nın gazabı da ne yaman!”
Gazap nihayete erdi, yerde sular kurudu
Vardı gemi bir dağın doruğuna oturdu
Gemiden bir uludur ak sakallı indi
Üç oğluna “Toplanın etrafıma” dedi
Üç oğluna üç öğüt verip veriştirdi
Acunu üçe böldü üçüne üleştirdi
Odur ki bir oğul; Yafes doğuya gitti
Neslinin tohumundan yedi oğulu bitti
Oğullarının büyüğü; adını Magok koydu
Magok ile Türk soyu böylece başlıyordu...

Fidanın ağaçlandığı, ağacın yeşillendiği
Urumdaylı, kulanlı uçsuz bozkır eşiği
Burasıdır... Altay’ın Tanrı Dağ’ın gölgeliği
Birgün Magok sadağından yayına bir ok gerdi
Magok oka bir baktı, ok çok değişik idi
“Ulu Tanrı” dedi, “Bu da nedir böyle?”
Sesine bir ses geldi: “Sözümü iyi belle!”
Magok açtı gözünü gökleri tarıyordu
Çünkü cevap veren ses göklerden geliyordu
“Magok” dedi, “O okun adı tuganadır”
“Kutluladım ben onu, sana ve soyunadır.”
Dedi Magok: “Bu ok ne işe yarayacak?”
“Fırlat!” dedi Tanrı,
“Senden bütün soyuna ulaşacak”
Magok çekti yayını verdi oku kirişe
Rast gele göklerde, ta ki soyuna erişe
Ok fırlayanda yaydan ne de yaman gitmişti
Magok’un görevi de işte böyle bitmişti...

Ok öyle bir uçtu
Çağları aşıp geçti
Var varası Türk soydan
Oğuz Ata’yı seçti.
Oğuz da Oğuz’du ki; Eyvah kurt bakışından!
Kağan olmuş, taht almış, kut dileyip Tanrı’dan.
Diyor: “İşte sizlere oldum ben Kağan”
“Güneş tuğumuz olsun, gök bize kurıkan!”
Acunun dört yanına nice ordular saldı
Yenilmez orduların elinden yurtlar aldı
Oğuz’un, Türk’ün gücü acundan taşıyordu
İzbe elde “Türk” desen kuşlar bile kaçıyordu
Ne erkliydi ki Oğuz herkese baş eğdirdi
Gücünün nişanesi bir piramit diktirdi
Piramit ki göklere uzar bir temren gibi
Üç yüz at boyu yüksekten yere ulaşır dibi.
Ve geldi gün çattı
Oğuz öz döşeğine yattı
Kurt gözleri göğe baktı
Gökte bir çakın attı
Çakınların içinden bir bozkurt çıka geldi
Diz kırıp bağır bastı, “Oğuz, son gecen...” dedi
“Bilirim” dedi Oğuz “Bu son gecem olacak”
“Gök’tür beni gönderen, yine gökler alacak...”
Oğuz’un bedenini korkunç bir ağrı yaktı
Göğsünün ortasından bir ok dışarı çıktı
“Oğuz” dedi o bozkurt “Bu bir tuganadır”
“Bütün gücün kudretin bu okun kutundandır”
Göğe giderken bu oku gökyüzüne fırlatacak
Ki soyundan birine gelecek, gücünü koruyacak
Fırlattı oku Oğuz gece karanlığında
Son kez acuna bakarken Tanrı Dağ doruğunda...

Ok bir uçtu bir uçtu
Kaç bin ömür geçti
Çağları dolaştı, nice günleri aştı
Vardı bir alp yağızın tam göğsünde durdu
Ok bilirdi işini, geldi Mete’yi vurdu
Mete’nin o vakitler bir analığı vardı ki
Han Teoman’a al edip Mete’yi esir verdi ki...
Mete asla yılmadı esirlikte de bir an
Zaten kaçtı kurtuldu imkan bulduğu zaman.
Han Teoman pişmandı, Mete geldi sevindi
Mete’nin buyruğuna sağlam ordular verdi
Ama Mete kaygındı, bu ordular yetmezdi
Hem azdı, yetersizdi, bir de düzen eksikti.
Mete dizdi orduyu, on on, yüz yüz saydı
“İtaat edin!” dedi, eşlerini oklattı
Öyle ki oklayanlar çelik gibi er oldu
İtaat etmeyenler oklandı toprak oldu
Mete ancak böyle ki büyük bir ordu kurdu
Öncelikle baş edenin gitti başını vurdu
Heyhat ki yağı kesilene, kaçacak yeri mi var?
Sarmış dört bir yanını çelik gibi ordular
Mete, Türk’e diş bileyen tek yağı bırakmadı
Öyle yürüdü ki şanı; Oğuz’u aratmadı.
Her mevsim bir Türk tuğu yağı iline dikildi
Türk’ün adım attığı yerden kim vardıysa çekildi.
Ve Mete böyle iken kudretin doruğunda
Günü gelmiş onun da yatardı otağında
Onun da göğsünden tugana peyda oldu
Gerdi oku yayına döşeğinden doğruldu
“Tanrı Türk’ü korusun,  gökte dursun bu sancak”
“Gökte gezinen bu ok sahibini bulacak”
Dedi ve attı oku kanın sürüp ucuna
Tanrı Dağ’da “Elveda” der iken acuna

Ok bir uçtu bir uçtu
Yine ömürler aştı
Nice çağları geçti
Attila’ya saplandı, Roma’ya kan kusturdu
Bir saplandı Kür Şad’a, koca Çin’i pusturdu
Ve dahi Tomris Han’a Kiros’un başını kestirdi
İstanbul surlarına sancak nasıl dikildi?
Derler “Ulubatlı onca okla sancağı nasıl dikti?”
Tuganaydı o oklar, ona o gücü verdi.
Plevne’de Osman Paşa’nın göğsündeki nişan
Medine’de Mehmetçiği yıldırmayan o iman
Bil ki şanlı tarihinde böyle kahramanlar çoktur
Destanları yazdıran o kutlulanmış oktur
Saplanır hiç durmadan Türk dara düştüğü zaman
Eder en suskununu şanı büyük kahraman!
Kemal Paşa, çok yaşa! Aldın eline oku
Saldın yedi düvele hem şan, hem de korku

İşte böyle öyküsü kutlu ok tugananın
Emaneti Magok’dan bugüne Gök-Tanrı’nın
Saplanır dara düşünce layıkının bağrına
Baş kaldırtır yağının düzenine kahrına
Ki şimdi göklerdedir 38’den beri
Arıyordur layıkınca saplanacağı yeri
Daha nice tasalı günler gelecektir
Diyeceksin “Ulusumun hali ne olacaktır?”
Bulacaksın kendinde baş kaldıracak ilham
Beklemeyeceksin bir önder yahut da bir kahraman
Memleketin her yanı bağından çözülecek
Tugana saplanmayıp göklerde süzülecek
Bulamayacak çünkü layıkınca bir tane
O vakit aç bağrını bir kez de sen dene
Belki sana gelir ok, ilhamını bulursun
Beklediğin kahraman belki de sen olursun
Uçar hala tugana henüz durağı yoktur
Ne ağaçtan, ne daldan, Tanrı kutundan oktur
Tanrı onu bilgiyle, cesaretle donatmış
Ancak bilge ve cesur olana saplanırmış

Eğer tasan var ise yurdundan yana
Eğer ki düşeceksen tugananın ardına
Hem oku hem de yaz, cesaret sal ruhuna
Tugana seni bulur, gün olursun yurduna…

* Tugana; içi oyulmuş, içinde gizli evrak taşınan özel bir oktur.

Sayı:5-6 Yıl:2013

Ulu Kayın Ağacının Türk Söylencesindeki Yeri ve Önemi - Büşra Aluç

İnsan, yeryüzünde var olduğu andan bu yana sürekli olarak çevresinde görmüş olduğu varlıkları akıl yürüterek anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu nedenle de bazı canlı-cansız varlıkları kendileri için kutsal kabul etmiş ve o varlıklara saygı duymuştur. Türkler de bu çerçevede bir çok varlığa özel anlamlar yüklemişlerdir. Özellikle bir ağaç vardır ki; başından beri Türkler için bir inanç unsuru, bir kült olmuştur. İşte bu kutsal ağaç kayın ağacıdır.
Kayın ağacı; Türkler arasında “yaşam ağacı” olarak anılmakla birlikte aynı zamanda “Tanrı’nın ağacı” sayılmıştır. Türkler kendilerini koruyacak olan iyi ruhların kayın ağacı yoluyla Tanrı tarafından gönderilmiş olduğunu ve Tanrı’nın kendi haberlerini bu ağaç yoluyla ulaştırdığını düşünmüşlerdir.
Abakan Tatarları, göklere uzanan demir bir dağın üzerinde 7 dallı bir kayın ağacının, Kaç Tatarları da yine 7 dallı ve altın yapraklı bir kayın ağacının varlığına inanmaktaydılar. Eski Türklere göre, ağacın yalnız gövdesi ve yapraklar değil kökleri de önemli olmuştur. Çünkü 'Dede Korkut' kitabında da dendiği gibi, onun kökleri dipsiz, yani yer altı boyutunun en derin noktalarına kadar gitmekte ve oralardan da haber getirmekteydi.

Kutsal kayın ağacı, çeşitli Türk boylarının yaratılış efsanelerinde de yerini almıştır. Altaylı kamlar “Umay Ana” ile birlikte kayın ağacının gökten yere indiğine, insanın bu ağaçlardan türediğine inanmışlardır. Yakut Türkleri’nde bu “evren ağacı”  9 köklü olarak düşünülmekle birlikte, söz konusu Türk boyunun bu ağacın içinde oturan Kübey Hatun'dan türediğine, bütün canlıların da bu ağaçtan beslendiğine inanılmıştır. Yakut Türkleri’ne ait olan “Sogotoh Destanı”nda da bu inanış şöyle belirtilmiştir:

Evrenimiz Yakutlarca, sekiz köşeli imiş,
Yerin ortası ise, sarı göbekli imiş,
Evrenin göbeğinde bir de ağaç var imiş,
Bu ağaç büyük imiş.
Bu ağacın her yanı, Tanrı’dan hep süslüymüş.
Kabukları, kütüğü, tıpkı som gümüşlüymüş.
Ağacın gövdesinden, bir yaşam suyu akarmış,
Bu kutsal suyun rengi, altın gibi parlamış.
Ağacın budakları, ta göklere uzanmış,
Gören sanırmış sanki, dokuz kollu şamdanmış!
Yaprakları büyükmüş, dallarından sarkarmış,
Yaprakların her biri, at derisi kadarmış,
Ağacın tepesinden bir yaşam suyu akarmış,
Köpük köpük kaynayıp, sarı renkte akarmış!
Bu ağacın yanına, hiç kimse gidemezmiş,
Bundan içenler ise, açlık duyumsamazmış!
Bu sudan içebilen, artık mutlu olurmuş,
Her şeye erişirmiş, Tanrı’dan kut bulurmuş!
İlk insan atası, burada yaratılınca,
Yaşamı elde edip, tadını da alınca,
Hemen ağacı görmüş, koşup altına gitmiş,
Kanıp bu sudan içmiş, yaşamı elde etmiş.
Bu ağacın doruğu, ta göklere erermiş,
Göklerin üç katına, ulaşıp da delermiş…..
Yakutlar’da görülen bu inanç, Uygur Türkleri'nde de görülmektedir. Uygur Türkleri’nin Türeyiş efsanesine göre, (tıpkı Oğuz Destanı’nda da olduğu gibi) “Tulga” ve “Selenga” ırmaklarının oluşturduğu adacıkta bulunan bir ağaçtan türediklerine inanırlar. Efsanede olay şöyle anlatılmıştır:
Tulga ile Şelenga, birleşir dökülürmüş,
Suların kavşağında, bir ada görülürmüş.
Adanın ortasında, bir tepe göğe ermiş,
Tepenin tam üstünde, bir de kayın göğermiş.
Gün olmuş zaman olmuş, bir ışık peyda olmuş,
Işık gökten inince, kayın da ışıkla dolmuş,
Ne zaman ki, gün batar, ışık gökten inermiş,
Kayından sesler çıkar, herkes müzik dinlermiş.
Bunu duyan Uygurlar, hep birden şaşırmışlar,
Bu durumu görenler, usunu kaçırmışlar.
On ay on gece kayın, ışık ile sarılmış,
Bir gün tam şafakleyin, kayın birden yarılmış.
Beş güzel çocuk çıkmış, kayının ortasından,
Gözleri kamaştırmış, bakmışlar arkasından.
Gün olmuş zaman olmuş, hepsi kocaman olmuş,
Küçükleri 'Böğü-Han', Uygurlar’a Han olmuş. 
   
Göktanrıcı geleneğe göre ise evren, “Göğün göbeği” ile kayın ağacı  aracılığıyla iletişim halinde olup, bu ağaç ile beslenmiştir. Anne rahmindeki bir bebek için göbek kordonu nasıl yaşamsal bir öneme sahip bulunuyorsa yeryüzü için de bu iletişim kanalı aynı derecede öneme sahip bulunmaktadır. “Göğün göbeği” olarak bilinen şey yıldızdır ki kayın ağacı dünyayı bu yıldıza bağlayan dalları aracılığıyla kamlara da yüksek boyutlara yolculuk yapabilme olanağı sağlamıştır. Kamın bu ağaca tırmanması sırasında ağacın üzerine 7 veya 9 kertik açılmakta ve kam bunlara basarak tırmanırken, hareketiyle tutarlı olmak üzere göğe çıktığını duyurmakta ve törene katılanlara kat ettiği gök katlarının her birinde gördüklerinin hepsini anlatmaktadır. 6. gök katında aya, 7. katta güneşe saygı sunmaktadır. Son olarak da 9. katta Tanrı’nın karşısında yerlere kadar kapanarak ona kurban edilen atın ruhunu sunmaktadır. Burada ağacın 7 veya 9 kertiği kutsal ağacın 7 veya 9 dalı, göğün 7 veya 9 katını sergilemektedir. Kamlarla ilgili daha bir çok ritüelde de kayın ağacının olduğunu görmekteyiz. Bir Sagay kamı ise davulunun üzerindeki iki kayın ağacını şu biçimde açıklar:
“Biz Ülgen atamızdan ilk türediğimiz zaman, Umay anamızla birlikte bu iki kayın ağacı yere indi.”
Halk ise kam ile kayın ağacı arasında bir bağlantı olduğunu düşünmüş ve bu kutsal görevin Tanrı tarafından kama kayın ağacı yoluyla verildiğine inanmışlardır. Bununla birlikte kamların davullarının kasnağı ve tokmağı da yine kayın ağacından yapılmış ve davul üzerine de kayın ağacı tamgası çizilmiştir.
Son olarak da kayın ağacına verilen önemi günümüzde de ulusumuzun akrabalık bağlarını gösteren isimlerde  “kayın” sözcüğünün kullanılmasında da görmekteyiz. (kayın baba, kayın ana  vs.)

KAYNAKÇA
Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi Sayı 1 Numara: 15, Ağustos 1 August 2008, s. I 55-161
Sadettin GÖMEÇ / Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet
Sadettin GÖMEÇ / Umay Meselesi

Süheyla SARITAŞ / Türeyiş Mitleri

Sayı:8 Kasım 2013

Vatan Sana Canım Feda(Şiir)- İlkay YANIK

Tekin değil prenslere Sarayların içerisi. Bir ihtilal yapar yine Kür Şad ile kırk çerisi. Saraylarda kıstırılan Hanedanın kuyruğudur. İlkin kuyruk, sonra kelle… Bu bozkırın buyruğudur! Er meydanı kanla dolar Çığlık kopar yeryüzünde. Soysuzluğun kızıl resmi Parçalanır birkaç günde. Derler yine Kutluk Kağan Başsız kalan Köktürkleri… “Şimdi” diye buyruk verir Cenge koşar yüz bin eri. Dibe doğru topaç gibi Yuvarlanırken şu Batı, Var gücüyle mahmuzlayıp Çatlatırlar nice atı… Başlarında tuğlu çeri, Yağız kumda at teperler. Altay ile Tanrı Dağ’ın Arasını yurt yaparlar. Ne cenklere tanık oldu Şu Akdeniz, Karadeniz… Ey yiğitler, belki sizin Hiç anılmaz efsaneniz. Ancak uçmağ, merde yakın İki parmak, bir aralık... Korkakları bekleyense Ömür boyu maskaralık! Tanrı Dağ’ın zirvesinde, Cenk yolunda bir “elveda…” Marşı çarpar mermerlere; “Vatan sana canım feda!” “Vatan sana canım feda!”
Sayı:8 Kasım 2013

Andalığın da Bir Hukuku Var… - Burkay KILAVUZ

Edepsizler meydanından yer verme bize Tanrım
Bu devirden geride ko bu devirden etme bizi

Türkçü gençler arasında yaygınlaşan "andalık" kavramı, Nihal Atsız’ın romanlarını okuyup etkilenen gençlerin birbirleri arasında kullandıkları bir hitap biçimini almıştır. Anlamı; “kan kardeşi” demektir.
Bozkurtların Ölümü’nde şöyle geçer:
“Onbaşılar kımızdan birer yudum içtikten sonra kalanını toprağa serptiler:
- “Gök tanık olsun. Yer tanık olsun. Ağaç tanık olsun. Su tanık olsun. And içtik. Anda
olduk. Kan kardeşiyiz”  dediler.”
Kullanımı kadar anlamına da sahip çıkmak gerekir.
Kan kardeşliği (andalık) kavramıyla, ilkokul çağlarımda Ömer Seyfettin’in “And” adlı öyküsüyle tanıştım. Orada, Mıstık’ın andası için kuduz köpeğe karşı canını öne koyduğu atılış, yaşamım boyunca adanmışlığın simgesi oldu.  
Yaşamım süresince dostluk kurduğum ya da bir biçimde tanış olduğum kimselerin sıkıntılarında her zaman en önde olma güdüsü buradan geliyor.
İnsanların birbirleri için fedakârlıkta bulunması kadar erdemli bir davranış yoktur. Karşılık beklenmeden atılan her adım kurulan dostlukların temeline işler. 
Birbirine “Anda” diye hitap eden birçok kişi bu öyküden habersizdir. Oysa andalığın nakış nakış işlendiği bu şahane kısa öykü her Türk çocuğunun küçük yaşta okuması gereken ender eserlerdendir.
Okumamışlığı olanlar mutlaka okusunlar, orada bir Türk’ün can dostu için yaşamını feda eden atılışı-geri dönmeyişi anlatılıyor.
Günümüzde birbirinin ayağını kaydırmak için pusuda bekleyen sözde(!) andalar bir yana, Mıstıklar bir yana. Böyleleri az gelir yeryüzüne. Hele de merdin hasına hasret olduğumuz şu günlerde mumla arıyoruz Mıstıkları.
Öyküde Türk çocuklarının ahlakî saflığı ön plandadır. Bu değerler içerisinde andalığın tanımı şöyle yapılıyordu:
“ Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna "ant içmek" derler. Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, dertli günlerinde birbirlerine koşarlar.” 
Mıstık’ın kan kardeşi için kendini feda edişi göz dolduracak nitelikte bir ibretlik durumdur.
“Bilmiyorum, aradan ne kadar zaman geçti? Belki altı ay... Belki bir yıl... Mıstık'la kan kardeşi olduğumuzu unutmuştum nedense. Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte dönüyorduk. Bir gün hava çok sıcaktı. Büyük Hoca, bize yarım günlük tatil verdi. Tıpkı perşembe günü gibi... Mıstık'la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına mendilimi koymuştum... Terimi silemediğim için yüzüm sırılsıklamdı. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yığılmış bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından birkaç adam kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, "Kaçınız, kaçınız, ısıracak!.." diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık. Önce ben biraz kendimi toplayarak, "Aman, kaçalım..." dedim. Gözleri ateş gibi parlayan köpek bize yetişmişti. O zaman Mıstık, "Sen arkama saklan!..." diye haykırdı, önüme geçti. Köpek ona saldırdı. 
İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı. 
Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Mıstık'ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş, bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün gücüyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık, "Bir şey yok... Acımıyor... Biraz çizildi..." diyordu. Evine götürdüler.” 
Köpeğin kuduz olması Mıstık’ın yaşamına mâloldu.
Ve öykü şöylece biter:
“…Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm. 
Ve ulusumuzdan, sezgilerle bezeli Türklükten uzaklaştıkça, daha kokuşmuş derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlâk ve bozuculuk, vefasızlık ve bencillik, bayağılık ve miskinlik cehenneminin dibinde, üzgün ve şartlanmış kıvranırken, saf ve nurdan geçmiş, kaybolmuş bir cennetin gerçekten uzak bir serabı halinde karşımda açılır... Beni mutlu eder. Saatlerce Mıstık'ın anısıyla, bu aziz ve soylu üzüntünün eskiyip, unutuldukça daha çok değeri artan tatlı hüzünlü acısından tat duyarım...”
İnsanların ikiyüzlülüğünden, beleşçiliğinden, engerekliğinden ve korkaklığından her nefret edişimde Mıstık gözümde canlanır ve hüzünlü sonu gözlerimi doldurur.



Sayı:2 Mayıs 2013