5 Aralık 2014

Atsız, Arvasi ve ‘Ülkücülük’ Kavramının İçinin Boşaltılması Süreci- Emre Koşak

“Ülkücülük; bir düşünsel kavram olarak Türk düşünce yaşamına Atsız’la girdi” demek doğru olmaz. Ancak batı dillerinde “idealizm” olarak bilinen ve Batı’da sistematik bir düşünce geleneği olarak Alman düşünür Immanuel Kant’la özdeşleşen “ülkücülük” kavramını Türkçü düşünce üzerinden temellendiren ve Türkiye’de (her zamanki net-kesin-keskin ele alış biçimiyle) ilk çerçevesini belirleyen Atsız’dır… Her ne kadar Immanuel Kant’ın adını anmış olsak da Türkiye’deki bütün olayları, olguları, değişim ve dönüşümleri Batı’dan bakarak, Batı şablonundan yorumlayarak anlamlandırmaya çalışan ve Türkiye’deki bütün düşünürleri Batı’daki birilerinin “kopyacısı” olarak gören mankafaların buradan bir kez daha kulaklarını çınlatmış olalım ve Atsız’ın “Kahramanların Ölümü” şiirindeki anlayışında da Kant’ın “idealizm”ine çok ciddi eleştirel bir bakış açısı geliştiren Friedrich Hegel’in öğretisiyle benzeştiğine ilişkin saptamamızı ortaya koyalım.

Bir düşünsel kavram olarak “Ülkücülük”; Atsız tanımladıktan daha sonra siyaset alanına girmiş, ve süreç içerisinde O’nun tanımladığından bambaşka biçimlerde tanımlanmaya başlanmıştır.
Atsız’ın çeşitli dönemlerde makalelerinde yazmış olduğu, aşağıda alıntıladığımız “ülkücülük”e ilişkin 3 tanımı kendi içerisinde tutarlıdır ve birbirini tamamlamaktadır:

-Ülkücülük, Türk sevgisi ve Türk menfaatini gözeten bir olgudur.(1)
-Millî şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, hekimden dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz.(2)
-Ülkücülük büyüklük davasıdır, büyümek isteyen kişilerin ülküsü vardır.(3)

Bu tanımlar, kesinlikle herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayı gerektirmiyor. Ancak Atsız’dan sonraki (veya Atsız’ın, Türkiye’de “milliyetçilik” yorumlamaları düzleminde etkisinin düş(ürül)düğü) süreçte “ülkücülük” kavramı bir siyasi partiye ilişik olmaya tutsak kılınmış ve bununla bağlantılı olarak yozlaştırılmış, sığlaştırılmış, tüketilmiştir…

Atsız’dan çok sonra adı öne çıkan, “31 Mart vakası”nda Meşrutiyet karşıtlığının, sonraki süreçte de Anadolu’da, Atatürk önderliğindeki kurtuluş mücadelesine ve ardından Cumhuriyete karşıtlığın süreğen bir biçimde odağında yer alan, Kürtçü kalkışma hareketleriyle girift ilişkileri 21. yüzyıla değin uzanan, Anadolu topraklarına da “Halidiye” kolundan koyu bağnaz Kürt şeyhleri aracılığıyla giren Nakşibendi tarikatının Van’daki şeyhi AbdülhakimArvasi’nin oğlu Ahmet Arvasi, 1980 darbesi öncesinde, “Hergün” gazetesinde “Türk-İslam Ülküsü” başlığı altında yazılar kaleme almıştır. Sonrasında bu gazete yazıları kitaplaştırılmıştır ve “ülkücülük” deyince ana kaynak kitap olarak sunulmuştur. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise Arvasi, söz konusu tarikatın, “Işıkçılar” olarak bilinen kolunun yayın organı olan “Türkiye” Gazetesi’nde “Hasbihal” adlı köşede yazmıştır.

31 Mart vakasında İnigliz işbirlikçisi olduğu hem yerli, hem de yabancı belgelerle kanıtlanan o dönemin İstanbulundaki Nakşibendi şeyhleri, 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonraki süreçle bağlantılı olarak Amerika’nın uluslar arası alanda yükselmesiyle bu kez bu güç odağıyla işbirliğine girerek Cumhuriyet, laiklik karşıtlığının bununla bağlantılı Atatürk’e ve Türkiye’de tek “mili kimlik” olan Türklük kimliğine düşmanlığın çeşitli yöntem ve yollarla uygulanmasının merkezinde yer almışlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “dini” söylemli kalkışmaların gerçekleştiricisi olan Nakşibendi tarikatının tepesindekiler, 21. yüzyılda da güçlerine büyük güç katmış, Müslümanlıktan geçinen “Türkiyelilik” furyasını toplumsal yaşamda egemen kılmak için yoğun bir uğraşının içerisine girmişlerdir.

Arvasi, 1970’li yılların sonunda Amerika’nın “yeşil kuşak projesi”ne uygun olarak Türk-İslam Ülküsü’nde ve diğer kitaplarında İslam’ın “ehli sünnetvel cemaat” mezhebinden olmayı Türk milliyetçisi olmanın bir gereği olarak göstermiştir. Bu anlayış, laik karakterli Türk milliyetçiliği düşüncesinin içini boşaltmış, bu düşünceyi “laiklik” karşıtı, ortaçağ kalıntısı unsurların dümen suyuna girdirerek bambaşka, dış etkenlere açık, edilgen bir yola saptırmış, başta Alevi Türk toplumu olmak üzere farklı inanç topluluklarına mensup Türk Ulusu’nun Anadolu’daki diğer bireyleri ile “Türk Miliyetçisi” olarak bilinen kesim arasına dimağlarda Berlin duvarından da kalın bir Çin Seddi’nin örülmesine neden olmuş ve böylelikle “ılımlı İslam” denilen Amerika güdümlü İslam’ın kuluçka evresi başlatılmıştır.

1990’lı yılların sonunda ise “Atsız’ın yolundan gidiyoruz” diyen, ancak çapsızlığın ve ufuksuzluğun kör kuyularında boğulan, yaşına göre çok bilmiş(!), sanal ortamlarda harcadığı vaktin neredeyse binde birini kitaplar için harcamayan ve Türkçülüğü neredeyse yalnızca Kürt etnisitesinden doğma vatandaşlara düşmanlık olarak algılayan/algılatan, yani başka bir sapkınlığın duşa vurumu olarak Türkçülüğü yasadışı Kürtçü harekete göre yön tayin eden bir etki-tepki mekanizmasına dönüştürüp yine Batılı dış güç güç odaklarının başka bir amacına, “iç savaş çıkartma” planlarına hizmet eden ucube bir kuşak türemiştir.
Özet olarak bu konuda da şunu diyebiliriz; Atsız’dan sonra hem kavram olarak “ülkücülük”, hem de bir olgu olarak “Türkçülük” hem Türkiye içi, hem Türkiye dışı dış etkenlerin etkisinden ve denetiminden kurtulamamıştır… 

Elbette her Türkçü, ülkücü değildir. Toplumsal değişim ve dönüşümleri çok büyük ölçüde diyalektik materyalizmin sunduğu verilerle açıklayan Yusuf Akçura’yı “ülkücü” tanımı içerisine sığdıramayız. Ancak söz konusu kuşak, kendi sığ algıları yüzünden sistemli tanımını ilk olarak Atsız’ın yaptığı “ülkücülük” kavramı ile “Türkçülük” kavramını birbirinden ayrı, onun da ötesinde birbirinin karşıtı olarak algılamışlar/algılatmışlardır. Bu da var olan sorunu daha da karmaşık, içinden çıkılmaz bir duruma sokmuştur!

Ne acıdır ki; “milli şuurun uyanık olduğu yerde serseriden ülkücü çıkmaz” diyen Atsız’ın sonsuzluğa uğurlanışından sonra Türkiye’de “ülkücülük” büyük ölçüde anti sosyal kişilik bozukluğuna sahip, dinsel bağnazlığın yön verdiği serserilikle ve 2000’li yılarda Türkçülük de siyasetten kopuk, asosyal, örgütlenme özürlüsü, bilişim ortamının vermiş olduğu güven ve rahatlıkla hem korkak hem maganda olunabileceğinin çok somut bir örneğini ortaya koyan başka bir tür serserilikle anılagelmiştir…

Eski olan özdür, asıldır, gerçektir… Sonradan türedi ise sahte ve uydurmadır… Bu bağlamda aklı başında herkes, “ülkücülük” kavramının ne olup-ne olmadığının bilinmesi, anlamlandırılması noktasında asıl başvurulması gereken kaynağın 1956 yılında basılan Atsız’ın “Türk Ülküsü” olduğunu, bu temel başvuru kaynağının ilk basımından tam 23 yıl sonra, 1979’da basılan, Arvasi’nin yazdığı “Türk-İslam Ülküsü”nün ise bu kavrama anlam biçme adına sonradan uydurulduğunu, “ülkücülük” kavramının anlam içeriğinin Arvasi’nin bu kitabı aracılığıyla aslından saptırıldığını görebilir…
Şimdi Atsız’la Arvasi’yi yalnızca bir konuda kıyaslayarak aralarındaki derin uçurumu burada ortaya koyalım…

Arvasi;
“Tarihte yontulmuş Tanrısı olmayan bir millet vardır, o da Türk Milleti'dir.” der. Ve bilime de tamamen aykırı olarak tarihi gerçekleri çarpıtır. En önemlisi ise, alanı olmamasına karşın tarih biliminin alanına girer ve bu alanda kendince yorum yapmaya kalkarak haddini aşar.

Atsız ise yaşamı tarih araştırmalarıyla geçmiş biri olarak Arvasi’nin ahkam kestiği konuda bilimsel gerçeklere uygun biçimde şunları belirtmiştir;

“Türkler çok eski çağlarda, totem devrinde kendilerinin bir Bozkurt'tan türediğine inanmışlardır. Böylece Gök Türkler dişi, Dokuz Oğuz-On Uygurlar erkek Bozkurt'un soyu sayılmış, Kun yani Oğuzlar'a ise Bozkurt büyük yürüyüşlerde kılavuzluk etmiştir.”(4)

Bir dönem avcı-toplayıcı bir yaşam süren, klanlar halinde yaşayan diğer insan toplumları gibi Türkler de “totem” adı verilen paganist (putperest) unsurlara toplumsal-kültürel-düşünsel yaşamlarında yer vermişlerdir. Türkler’in toplumsal-kültürel-düşünsel gelişimi insanlığın toplumsal-kültürel-düşünsel gelişiminden kesinlikle bağımsız olarak ele alınamaz. Türkler diğer insan topluluklarından (soylardan) çok farklı olarak bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz başka bir gezegenden sonradan gelme “uzaylılar” gibi genel insanlık ailesinden ayrı bir tür değildir.

Ayrıca belirttiğimiz üzre; bir dönem pagan inanışlara sahip olmak utanılası bir durum değildir. Akraba olduğumuz kanıtlanan Amerika kıtasında yaşayan Kızılderililer’de ve Kuzeydoğu Sibirya’da yaşamakta olan Türk topluluklarından Tuvalar’da hala “totem” denilen pagan unsurlar yaşatılmaktadır.

(1) Büyük Adam-Atsız-Atsız-Özdeyiş-Mart 1947-Sayı 6
(2)Milli Şuur Uyanıklığı-Atsız-Kızılelma-2 Ocak 1948-Sayı 10
(3) Büyüklük Ülküsü-Atsız-Büyük Türkeli-25 Nisan 1962
(4) Bozkurt Korkusu-Atsız-Ötüken-19 Ocak 1972-Sayı 98

Sayı:9 Ocak 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder