“Ülkücülük;
bir düşünsel kavram olarak Türk düşünce yaşamına Atsız’la girdi” demek doğru
olmaz. Ancak batı dillerinde “idealizm” olarak bilinen ve Batı’da sistematik
bir düşünce geleneği olarak Alman
düşünür Immanuel Kant’la
özdeşleşen “ülkücülük” kavramını Türkçü düşünce üzerinden temellendiren ve
Türkiye’de (her zamanki net-kesin-keskin ele alış biçimiyle) ilk çerçevesini
belirleyen Atsız’dır… Her ne kadar Immanuel Kant’ın
adını anmış olsak da Türkiye’deki bütün olayları, olguları, değişim ve
dönüşümleri Batı’dan bakarak, Batı şablonundan yorumlayarak anlamlandırmaya
çalışan ve Türkiye’deki bütün düşünürleri Batı’daki birilerinin “kopyacısı”
olarak gören mankafaların buradan bir kez daha kulaklarını çınlatmış olalım ve
Atsız’ın “Kahramanların Ölümü” şiirindeki anlayışında da Kant’ın “idealizm”ine
çok ciddi eleştirel bir bakış açısı geliştiren Friedrich Hegel’in öğretisiyle
benzeştiğine ilişkin saptamamızı ortaya koyalım.
Bir
düşünsel kavram olarak “Ülkücülük”; Atsız tanımladıktan daha sonra siyaset
alanına girmiş, ve süreç içerisinde O’nun tanımladığından bambaşka biçimlerde
tanımlanmaya başlanmıştır.
Atsız’ın
çeşitli dönemlerde makalelerinde yazmış olduğu, aşağıda alıntıladığımız
“ülkücülük”e ilişkin 3 tanımı kendi içerisinde tutarlıdır ve birbirini
tamamlamaktadır:
-Ülkücülük,
Türk sevgisi ve Türk menfaatini gözeten bir olgudur.(1)
-Millî şuur
uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, hekimden dilci,
cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz.(2)
-Ülkücülük büyüklük davasıdır, büyümek isteyen kişilerin ülküsü
vardır.(3)
Bu tanımlar, kesinlikle herhangi
bir siyasi partiye bağlı olmayı gerektirmiyor. Ancak Atsız’dan sonraki (veya
Atsız’ın, Türkiye’de “milliyetçilik” yorumlamaları düzleminde etkisinin
düş(ürül)düğü) süreçte “ülkücülük” kavramı bir siyasi partiye ilişik olmaya
tutsak kılınmış ve bununla bağlantılı olarak yozlaştırılmış, sığlaştırılmış,
tüketilmiştir…
Atsız’dan çok sonra adı öne
çıkan, “31 Mart vakası”nda Meşrutiyet karşıtlığının, sonraki süreçte de
Anadolu’da, Atatürk önderliğindeki kurtuluş mücadelesine ve ardından
Cumhuriyete karşıtlığın süreğen bir biçimde odağında yer alan, Kürtçü kalkışma
hareketleriyle girift ilişkileri 21. yüzyıla değin uzanan, Anadolu topraklarına
da “Halidiye” kolundan koyu bağnaz Kürt şeyhleri aracılığıyla giren Nakşibendi
tarikatının Van’daki şeyhi AbdülhakimArvasi’nin oğlu Ahmet Arvasi, 1980 darbesi
öncesinde, “Hergün” gazetesinde “Türk-İslam Ülküsü” başlığı altında yazılar
kaleme almıştır. Sonrasında bu gazete yazıları kitaplaştırılmıştır ve
“ülkücülük” deyince ana kaynak kitap olarak sunulmuştur. 12 Eylül 1980
darbesinden sonra ise Arvasi, söz konusu tarikatın, “Işıkçılar” olarak bilinen
kolunun yayın organı olan “Türkiye” Gazetesi’nde “Hasbihal” adlı köşede
yazmıştır.
31 Mart vakasında İnigliz
işbirlikçisi olduğu hem yerli, hem de yabancı belgelerle kanıtlanan o dönemin
İstanbulundaki Nakşibendi şeyhleri, 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonraki süreçle
bağlantılı olarak Amerika’nın uluslar arası alanda yükselmesiyle bu kez bu güç
odağıyla işbirliğine girerek Cumhuriyet, laiklik karşıtlığının bununla
bağlantılı Atatürk’e ve Türkiye’de tek “mili kimlik” olan Türklük kimliğine
düşmanlığın çeşitli yöntem ve yollarla uygulanmasının merkezinde yer almışlardır.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “dini” söylemli kalkışmaların gerçekleştiricisi
olan Nakşibendi tarikatının tepesindekiler, 21. yüzyılda da güçlerine büyük güç
katmış, Müslümanlıktan geçinen “Türkiyelilik” furyasını toplumsal yaşamda
egemen kılmak için yoğun bir uğraşının içerisine girmişlerdir.
Arvasi, 1970’li yılların sonunda
Amerika’nın “yeşil kuşak projesi”ne uygun olarak Türk-İslam Ülküsü’nde ve diğer
kitaplarında İslam’ın “ehli sünnetvel cemaat” mezhebinden olmayı Türk
milliyetçisi olmanın bir gereği olarak göstermiştir. Bu anlayış, laik
karakterli Türk milliyetçiliği düşüncesinin içini boşaltmış, bu düşünceyi
“laiklik” karşıtı, ortaçağ kalıntısı unsurların dümen suyuna girdirerek
bambaşka, dış etkenlere açık, edilgen bir yola saptırmış, başta Alevi Türk
toplumu olmak üzere farklı inanç topluluklarına mensup Türk Ulusu’nun
Anadolu’daki diğer bireyleri ile “Türk Miliyetçisi” olarak bilinen kesim
arasına dimağlarda Berlin duvarından da kalın bir Çin Seddi’nin örülmesine
neden olmuş ve böylelikle “ılımlı İslam” denilen Amerika güdümlü İslam’ın
kuluçka evresi başlatılmıştır.
1990’lı yılların sonunda ise
“Atsız’ın yolundan gidiyoruz” diyen, ancak çapsızlığın ve ufuksuzluğun kör
kuyularında boğulan, yaşına göre çok bilmiş(!), sanal ortamlarda harcadığı vaktin
neredeyse binde birini kitaplar için harcamayan ve Türkçülüğü neredeyse
yalnızca Kürt etnisitesinden doğma vatandaşlara düşmanlık olarak
algılayan/algılatan, yani başka bir sapkınlığın duşa vurumu olarak Türkçülüğü
yasadışı Kürtçü harekete göre yön tayin eden bir etki-tepki mekanizmasına
dönüştürüp yine Batılı dış güç güç odaklarının başka bir amacına, “iç savaş
çıkartma” planlarına hizmet eden ucube bir kuşak türemiştir.
Özet olarak bu konuda da şunu
diyebiliriz; Atsız’dan sonra hem kavram olarak “ülkücülük”, hem de bir olgu
olarak “Türkçülük” hem Türkiye içi, hem Türkiye dışı dış etkenlerin etkisinden
ve denetiminden kurtulamamıştır…
Elbette her Türkçü, ülkücü
değildir. Toplumsal değişim ve dönüşümleri çok büyük ölçüde diyalektik
materyalizmin sunduğu verilerle açıklayan Yusuf Akçura’yı “ülkücü” tanımı
içerisine sığdıramayız. Ancak söz konusu kuşak, kendi sığ algıları yüzünden
sistemli tanımını ilk olarak Atsız’ın yaptığı “ülkücülük” kavramı ile
“Türkçülük” kavramını birbirinden ayrı, onun da ötesinde birbirinin karşıtı
olarak algılamışlar/algılatmışlardır. Bu da var olan sorunu daha da karmaşık,
içinden çıkılmaz bir duruma sokmuştur!
Ne acıdır ki; “milli şuurun
uyanık olduğu yerde serseriden ülkücü çıkmaz” diyen Atsız’ın sonsuzluğa
uğurlanışından sonra Türkiye’de “ülkücülük” büyük ölçüde anti sosyal kişilik
bozukluğuna sahip, dinsel bağnazlığın yön verdiği serserilikle ve 2000’li
yılarda Türkçülük de siyasetten kopuk, asosyal, örgütlenme özürlüsü, bilişim
ortamının vermiş olduğu güven ve rahatlıkla hem korkak hem maganda
olunabileceğinin çok somut bir örneğini ortaya koyan başka bir tür serserilikle
anılagelmiştir…
Eski olan özdür, asıldır,
gerçektir… Sonradan türedi ise sahte ve uydurmadır… Bu bağlamda aklı başında
herkes, “ülkücülük” kavramının ne olup-ne olmadığının bilinmesi,
anlamlandırılması noktasında asıl başvurulması gereken kaynağın 1956 yılında
basılan Atsız’ın “Türk Ülküsü” olduğunu, bu temel başvuru kaynağının ilk
basımından tam 23 yıl sonra, 1979’da basılan, Arvasi’nin yazdığı “Türk-İslam
Ülküsü”nün ise bu kavrama anlam biçme adına sonradan uydurulduğunu, “ülkücülük”
kavramının anlam içeriğinin Arvasi’nin bu kitabı aracılığıyla aslından
saptırıldığını görebilir…
…
Şimdi Atsız’la Arvasi ’yi yalnızca bir
konuda kıyaslayarak aralarındaki derin uçurumu burada ortaya koyalım…
Arvasi;
“Tarihte yontulmuş Tanrısı
olmayan bir millet vardır, o da Türk Milleti'dir.” der. Ve bilime de tamamen
aykırı olarak tarihi gerçekleri çarpıtır. En önemlisi ise, alanı olmamasına
karşın tarih biliminin alanına girer ve bu alanda kendince yorum yapmaya
kalkarak haddini aşar.
Atsız ise yaşamı tarih
araştırmalarıyla geçmiş biri olarak Arvasi’nin ahkam kestiği konuda bilimsel
gerçeklere uygun biçimde şunları belirtmiştir;
“Türkler çok eski çağlarda, totem
devrinde kendilerinin bir Bozkurt'tan türediğine inanmışlardır. Böylece Gök
Türkler dişi, Dokuz Oğuz-On Uygurlar erkek Bozkurt'un soyu sayılmış, Kun yani
Oğuzlar'a ise Bozkurt büyük yürüyüşlerde kılavuzluk etmiştir.”(4)
Bir dönem avcı-toplayıcı bir
yaşam süren, klanlar halinde yaşayan diğer insan toplumları gibi Türkler de
“totem” adı verilen paganist (putperest) unsurlara toplumsal-kültürel-düşünsel
yaşamlarında yer vermişlerdir. Türkler’in toplumsal-kültürel-düşünsel gelişimi
insanlığın toplumsal-kültürel-düşünsel gelişiminden kesinlikle bağımsız olarak
ele alınamaz. Türkler diğer insan topluluklarından (soylardan) çok farklı
olarak bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz başka bir gezegenden sonradan gelme
“uzaylılar” gibi genel insanlık ailesinden ayrı bir tür değildir.
Ayrıca belirttiğimiz üzre; bir
dönem pagan inanışlara sahip olmak utanılası bir durum değildir. Akraba
olduğumuz kanıtlanan Amerika kıtasında yaşayan Kızılderililer’de ve Kuzeydoğu
Sibirya’da yaşamakta olan Türk topluluklarından Tuvalar’da hala “totem” denilen
pagan unsurlar yaşatılmaktadır.
(1) Büyük
Adam-Atsız-Atsız-Özdeyiş-Mart 1947-Sayı 6
(2)Milli Şuur Uyanıklığı-Atsız-Kızılelma-2 Ocak
1948-Sayı 10
(3) Büyüklük Ülküsü-Atsız-Büyük
Türkeli-25 Nisan 1962
(4)
Bozkurt Korkusu-Atsız-Ötüken-19 Ocak
1972-Sayı 98
Sayı:9 Ocak 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder